Mexico City: Sıradan bir açılış sahnesinden fazlası

James Bond serisinin en büyük etkilerinden biri, bir şehri sadece kullanmakla kalmayıp onu yeniden tanımlamasıdır. Bunun en somut örneği şüphesiz Mexico City’dir.
2015 yapımı Spectre’ın açılış sahnesi, Daniel Craig döneminin en iddialı prodüksiyonlarından birine ev sahipliği yaparken filmin ilk dakikalarında gördüğümüz, binlerce insanın iskelet kostümleriyle yürüdüğü “Día de los Muertos” (Ölüler Günü) festivali geçidi, aslında o dönemde Meksika’da bu ölçekte düzenlenen bir etkinlik değildi. Ancak sahne o kadar ikonikleşti ve kentin ruhuyla o kadar bütünleşti ki Meksika hükümeti filmin başarısının ardından bu kurgusal geçidi gerçeğe dönüştürdü. Bugün her yıl binlerce turist, bizzat 007’nin başlattığı bu geleneğin bir parçası olmak için şehre akın ediyor.
Prodüksiyon Not ve Detayları:
Bond’un bir suikastı önlemek için yürüdüğü o meşhur otel, kentin en eski ve en görkemli yapılarından biri olan Gran Hotel Ciudad de México’dur. 1899 yılında inşa edilen bu bina, Art Nouveau mimarisinin zirvesidir. Bond hayranları için otelin lobisindeki devasa Tiffany vitray tavanı ve kafesli antika asansörleri görmek, adeta filmin içine adım atmak gibidir. Ancak sahnenin gerçek teknik dehası, Zócalo Meydanı üzerinde yapılan helikopter akrobasisidir. Pilot Chuck Aaron’un yönetimindeki helikopterin, binlerce figüranın sadece birkaç metre üzerinde yaptığı taklalar, günümüzde birçok aksiyon filminin olmazsa olmazı olan CGI yerine tamamen gerçek dublör performansı kullanılarak kaydedilmiştir.
Meksika macerası sadece Spectre ile sınırlı değil elbette. 1989 yapımı Licence to Kill (Öldürme Yetkisi) filminde yönetmen, kurgusal Isthmus City’yi canlandırmak için yine bu şehri kullanmıştır. Bond’un kötü adam Sanchez’in peşine düştüğü sahnelerde görülen Palacio de Bellas Artes ve kentin çevresindeki geniş otoyollar, serinin daha karanlık ve intikam odaklı etabına mükemmel bir fon oluşturmuştu. Bugün Meksika’yı ziyaret eden bir Bond tutkunu için Zócalo’da bir kahve içmek, basit bir kahve molasından çok sinema tarihinin en etkileyici açılış sekanslarından birine saygı duruşudur.
Aynı zamanda Spectre’in açılış sahnesinde Daniel Craig’in bileğinde görülen Omega Seamaster 300 saati bu film için özel olarak tasarlanmıştı. Vintage tasarımı ve NATO kayışı ile göz kamaştıran saat, Bond’un orijinal romanlarda sıklıkla sözü edilen denizci kökenine atıf niteliğindedir.
Avusturya Alpleri: Kristal zarafet

Bond ve kar sporları, 1969 yapımı On Her Majesty’s Secret Service (Kraliçenin Hizmetinde) filminden beri ayrılmaz bir ikili. Ancak Avusturya, bu ilişkiyi her zaman daha sofistike ve teknolojik bir noktaya taşımıştır. Özellikle Sölden bölgesi için modern Bond sinematografisinde sıklıkla görebileceğimiz “cam ve çelik” estetiğinin merkez üssü diyebiliriz.
Ice Q ve 007 ELEMENTS:
Spectre filminde “Hoffler Klinik” olarak karşımıza çıkan ve Bond’un psikolog Madeleine Swann ile tanıştığı bina, gerçekte 3.048 metre yükseklikteki Ice Q restoranı olarak hizmet veriyor. Tamamen camdan oluşan bu minimalist yapı, Gaislachkogl zirvesinde bir buz kristali gibi parlar. Yapımcıların bu noktayı seçmesinin nedeni, zirvenin sunduğu 360 derecelik panoramik manzara ve binanın yarattığı fütüristik atmosferdi. Bugün bu noktanın hemen yanında, dünyadaki tek kalıcı Bond deneyim merkezi olan 007 ELEMENTS yer alıyor. Dağın içine gömülü bu interaktif müze, sadece filmin çekim sırlarını anlatmakla kalmıyor, aynı zamanda Bond’un dünyasındaki o meşhur “villain” (kötü adam) sığınaklarının mimari dilini de deneyimlemenizi sağlıyor.
Bregenz ve Weissensee detayları:
Bir “Bond Nerd” için Avusturya demek sadece karlı zirveler demek değil. 2008 yapımı A Quantum of Solace’ta Bond’un gizli bir örgüt toplantısını deşifre ettiği o meşhur opera sahnesi de bunun en çekici örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Konstanz Gölü üzerindeki devasa bir göz dekoruyla dikkat çeken bu sahne, Bregenz Festivali’nin yüzen sahnesinde (Seebühne) çekilirken sahneleme sanatı ile casusluk estetiğinin bu kadar iç içe geçtiği çok az mekan vardır.
Ayrıca Timothy Dalton’un ilk filmi The Living Daylights’ta sınırı geçmek için kullandığı donmuş Weissensee gölü, serinin nostaljik ama teknik açıdan kusursuz aksiyon sahnelerinden birine ev sahipliği yapmıştı. Avusturya, Bond için her zaman hem bir kaçış noktası hem de teknolojinin doğayla en şık şekilde çarpıştığı bir arena olarak dikkat çekmiştir.
Bahamalar: Sualtı sinematografisinin büyüsü

Bond evrenindeki yeni durağımız Bahamalar. Bahamalar için serinin karakterini oluşturan en önemli lokasyonlardan biri dersek yanlış olmaz. Su altı çekimlerinden kumsal stiline kadar Bond evrenindeki pek çok “ilk”, bu turkuaz sularda gerçekleşmiştir.
1965 yapımı Thunderball, o dönem için imkansız görülen su altı aksiyon sahneleriyle bir devrim yaratmıştır. Bond’un (Sean Connery) turuncu mayosuyla mercan resifleri arasında düşmanlarla çarpıştığı sahneler, Staniel Cay yakınlarındaki Thunderball Grotto’da çekilmiştir. Burası bugün dalış tutkunları için vazgeçilmez bir nokta olarak görülmeye devam ediyor. Filmin prodüksiyonu sırasında kullanılan su altı kameraları ve aydınlatma teknikleri, daha sonra pek çok Hollywood yapımına ilham kaynağı olmuştur. Sıkı bir hayran için suyun altındaki o ikonik batık uçak enkazını (Vulcan bombardıman uçağının kurgusal kalıntısı) ziyaret etmek, 007 tarihinin en teknik detaylarına dokunmakla eşdeğer.
Thunderball’dan neredeyse 40 sene sonra 2006 yılında Daniel Craig ile seri “reboot” edildiğinde, yapımcıların geri döndüğü ilk yer yine Bahamalar oldu. Bond’un bir suikastçıyı takip ettiği Nassau Limanı ve ardından konakladığı One&Only Ocean Club (şimdiki adıyla The Ocean Club, A Four Seasons Resort), modern lüksün Bond dünyasındaki tanımı. Filmin en unutulmaz karelerinden biri olan Bond’un denizden çıktığı sahne, otelin hemen önündeki kumsalda kaydedilmiştir. Burası aslında Sean Connery’nin yıllar sonra geri döndüğü Never Say Never Again (Asla Asla Deme) filmine de bir selam niteliği taşır. Bahamalar, Bond için sadece güneşli bir tatil rotası değil; casusluk mesleğinin o meşhur “shaken, not stirred” (sarsılmış ama yıkılmamış) soğukkanlılığını kazandığı yerdir.
Tokyo: Geleneksel Japon ruhu

James Bond’un Uzak Doğu maceraları arasında Japonya’nın yeri her zaman ayrıdır. 1967 yapımı You Only Live Twice, Soğuk Savaş döneminin uzay yarışını Tokyo’nun neon ışıkları ve Japonya’nın kadim gelenekleriyle birleştirmiştir. Ian Fleming’in romanlarında Tokyo’ya dair sunduğu o detaylı gözlemler, sinemada görsel bir şölene dönüşmüştür.
Hotel New Otani ve Mimari Deha: Filmde kötü adamın karargahı olarak sunulan devasa silindirik bina, aslında Tokyo’nun en prestijli otellerinden biri olan Hotel New Otani’dir. Otelin 17. katındaki dönen restoran ve yüzyıllık Japon bahçesi, Bond’un teknoloji ile geleneği nasıl harmanladığının en iyi kanıtı olabilir.
Toyota 2000GT ve Ninja Eğitimi: Tokyo bölümü, otomobil konusunda da Bond’un farklı tercihiyle öne çıkıyor. Normalde Aston Martin kullanmasına alıştığımız Bond, Tokyo’da da olmasının etkisiyle bu filmde Toyota kullanır fakat bu geçiş süreci çok da kolay olmamıştı. Bond’un boyu (Sean Connery) standart bir Toyota 2000GT’ye sığmadığı için Toyota bu film için özel olarak iki adet üstü açık model üretmiştir. Bu araçlar bugün otomobil koleksiyonerleri için paha biçilemez birer sanat eseridir.
Ayrıca Bond’un ninja eğitimi aldığı sahneler için seçilen Himeji Şatosu, Japonya’nın feodal tarihini casusluk dünyasına entegre eder. Tokyo’da Shinjuku’nun kalabalık caddelerinden Ginza’nın lüks barlarına kadar her yer, Bond’un o dönemdeki “yabancı bir kültürde hayatta kalma” becerisinin izlerini taşır. Tokyo, Bond için sadece bir durak değil, Batı’nın Doğu ile en sofistike karşılaşma noktasıdır.
James Bond filmlerinin çekildiği şehirleri gezmek, sadece bir film setini ziyaret etmek değil; o şehirlerin ruhuna sinmiş olan o gizemli, lüks ve adrenalin dolu atmosferi solumaktır. Meksika’nın festival kalabalığından Alpler’in sessiz zirvelerine, Bahamalar’ın derinliklerinden Tokyo’nun neon sokaklarına kadar her lokasyon Bond efsanesine bir tuğla daha eklemiştir.
Yazı dizimizin üçüncü bölümünde; Bond’un köklerine, İskoçya’nın puslu yaylalarına; Fas’ın kızıl çöllerine ve Prag’ın gotik sokaklarına doğru yola çıkacağız. O zamana kadar, pasaportunuzu yanınıza alın ve bir sonraki maceranız için Bond’un rotasını takip edin. Çünkü dünya keşfedilmeyi bekleyen gizemlerle dolu.
