More

    Kaşifler şehri: Lizbon

    Portekiz’e gitmeyi çok istediğimiz halde aktarmalı uçuş durumu zorlaştırdığından sürekli ertelemiştik. Türk Hava Yolları’nın Lizbon’a direkt uçuşlarının başlamasıyla ne zamandır görmek istediğimiz kente hemen bir seyahat planladık. En keyif alarak yaptığımız Avrupa seyahati oldu diyebilirim.


    Akdeniz ve Latin kültürü oldum olası yakın hissettirmiş, bu bölgelerdeki ülkelerin benim için yerleri hep ayrı olmuştur. Portekiz de hemen o ülkelere eklendi.

    Portekiz, kültürü İspanya’ya çok benzeyen, salaş ortamları, bir o kadar da sıcak insanları ve havasıyla bizdenmiş gibi bir his uyandıran oldukça sempatik bir Avrupa ülkesi. Günümüzde biraz ekonomik zorlukların yaşandığı bir Avrupa ülkesi olmasına rağmen, 16. yüzyılda Portekiz İmparatorluğu döneminde meşhur kaşifleri, kuvvetli deniz güçleri ve pek çok keşiflerinden elde ettikleri sömürgeleriyle Avrupa’nın en güçlü krallıklarından biriymiş. Zaten eski ihtişamlı yaşantısı etrafta gezinirken her yerde gördüğünüz tarihi eser kalıntılarından kendini oldukça belli ediyor.

    1260 yılından beri Portekiz’in başkenti olan Lizbon, M.Ö. 1200’lerde Romalılar tarafından Tejo Nehri’nin Atlantik Okyanusu’na bağlandığı noktada kurulmuş. Tarihinden Fenikeliler, Kartacalılar, Grekler, Romalılar, Vizigotlar ve Arapların geçtiği Lizbon oldukça eski ve zengin bir tarihi mirasa sahip. Günümüzde de sıcak, canlı insanları, hareketli yaşam tarzı ve rengarenk seramik kaplı evleriyle Avrupa’nın en renkli ve en canlı şehirlerinden biri.

    Lizbon topografik açıdan biraz İstanbul’a benziyor. İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulmuş; inişli çıkışlı, bol yokuşlu sokaklarla dolu bir yer. Şehir içi ulaşımda halen tramvaylar kullanılıyor, aynı bizim İstiklal Caddesi’nde işleyen tramvaylardan. Sarı, kırmızı gibi renklerde şehrin her bölgesine halen düzenli işleyen bir tramvay hatları var. Lizbon dar sokakları, evlerin balkon ve pencerelerinde asılı çamaşırları, bizim esnaf lokantalarına benzeyen salaş sokak arası restoranları, Fado denilen hüzünlü yerel müzikleri ile de bize çok benziyor.

    Gulf Stream’in de etkisiyle Avrupa’daki en ılık ülke Portekiz diyebiliriz. Lizbon subtropikal Akdeniz iklimine sahip. Yazın çok sıcak olacağı düşüncesiyle, Lizbon’a ılık bir sonbahar haftası seyahati planlayarak Ekim ayında gittik. Hava gündüzleri 25 C°, gece 20 C° civarındaydı; ne çok sıcak ne de soğuk, gezmek için ideal bir mevsimdi.

    Havalimanından şehir merkezine metro ile direkt gidilebiliyor, ulaşım çok kolay. Tabi ki isteyenler için taksi ve otobüs (shuttle) alternatifleri de mevcut. Şehir içi ulaşımı da alacağınız günlük seyahat kartıyla rahatlıkla sağlayabilirsiniz; metro, tramvay, vapur ve trene gün boyunca binebiliyorsunuz. Lizbon’u gezerken nostaljik fünikülerlere ve tarihi tramvaylara da bol bol binmenizi tavsiye ederim.

    Şehir merkezinde Rossio Meydanı’na çıkan otelimiz her yere yakın olması nedeniyle hem gece hem gündüz gezerken sağladığı rahatlıkla çok isabetli bir yer seçtiğimizi göstermişti. Size de bu bölgede konaklamanızı öneririm.

    Lizbon, toplam 3 bölgeden oluşuyor; Baixa, Bairro Alto ve Alfama.

    This image has an empty alt attribute; its file name is iStock-827772956-1024x683.jpg

    Baixa bölgesi şehrin merkezi. Rossio Meydanı da bu bölgede yer alıyor. Bu meydan şehrin tam ortası ve en merkezi yeri diyebilirim. Gece-gündüz hareketli; tarihi yerler dışında, restoran ve kafeler, alışveriş ve eğlence mekanları da bu meydanın çevresinde toplanmış. Bugün bu kadar renkli olan Rossio Meydanı’nın eskiden idam cezalarının infaz edildiği, boğa güreşleri düzenlenen bir yer olduğunu öğrenince şaşırmıştık doğrusu. Akşamları Baixa bölgesinde sokak aralarında yer alan salaş görünümlü tipik yerel restoranlara girmekten çekinmeyin, görüntünün ötesinde muhteşem lezzette yemeklerle karşılaşacaksınız.

    Bu bölgede sahile doğru yürürken aynı bizim İstiklal Caddesi gibi trafiğe kapalı her iki tarafında mağazalar sıralanmış, geniş, uzun ve turist dolu bir yoldan (Rua Augusta) ilerliyorsunuz. Bu arada köşe başlarındaki seyyar kestanecilerden közlenmiş tuzlu kestane almayı ihmal etmeyin. Yolun sonunda büyük tarihi bir kapıdan geçip sahile çıktığınızda kocaman Ticaret Meydanı sizi karşılıyor. Bu meydana “Saray Meydanı” da deniyormuş. Bu meydanın Portekizliler için tarihsel önemi büyük. Portekiz İmparatorluğu zamanında Kraliyet Sarayı burada bulunuyormuş, ancak 1755’te olan bir deprem ile Lizbon yerle bir olmuş ve saray yıkılmış. Sonradan kalan kalıntılarla meydan yeniden düzenlenmiş.

    Sahilde karşınıza çıkan okyanus değil, Tejo Nehri. Lizbon, nehrin okyanusa bağlanan kolunda biraz içeride yer alıyor. Lizbon’un dışına çıktıkça okyanusa ulaşıyorsunuz.

    This image has an empty alt attribute; its file name is iStock-1141260918-1024x683.jpg

    Baixa bölgesinde tarihi sokaklarda gezip, butik mağazalara bakınırken karşınıza çıkan Neo-gotik tarzdaki tarihi Santa Justa Asansörü zarif demir işlemeli güzelliği ile göz kamaştırıyor. Asansör Baixa ve Bairro Alto bölgesini birbirine bağlamak amacıyla 1900′lü yıllarda Paris’teki Eiffel Kulesi’nin mimarı olan Gustave Eiffel’in öğrencisi Raoul Mesnier de Ponsard tarafından yapılmış. Turist ziyaretlerine açık, her gün asansöre çıkmak için gişe önünde uzun bir kuyruk oluşuyor.

    Asansörle Bairro Alto bölgesine çıktığınızda muhteşem Lizbon manzarası ile karşılaşıyorsunuz. Buradan aşağıda şehrin dar sokakları ve karşı tepedeki Sao Jorge Kalesi’nden sahile kadar uzanan bölge izlenebiliyor. Çevrede pek çok restoran ve eğlence mekanı olduğu için özellikle gece popüler, hareketli bir bölge. Çevredeki nefis manzaralı restoranlardan birinde bir akşam yemeği yemenizi ve önünde Portekizli yazar Fernando Pessoa’nın heykeli bulunan tarihi Kafe Brazil’de oturup bir kahve içmenizi tavsiye ederim. Yazar vaktinin çoğunu bu kafede geçirirmiş. Bairro Alto bölgesine Baixa bölgesinden merdivenleri tırmanarak da ulaşabilirsiniz. Merdivenler üzerinde sıra sıra restoranlar var, oldukça da kalabalık mekanlar. Tarihi 1867’lere dayanan ünlü Trindade Tiyatrosu’nun da bu bölgenin üstünde yer aldığını belirtmeliyim.

    Alfama bölgesi, Bairro Alto bölgesinin karşı tepesinde kurulan Sao Jorge Kalesi’nin arkasında kalıyor. Burası şehrin ilk kurulan mahallesiymiş. Portekiz’e özgü yerel fado müziği de burada doğmuş. Çevrede canlı müzik yapan, fado dinleyebileceğiniz, “fado evi” denilen pek çok mekan var. Kelime anlamı ‘kader’ ya da ‘alın yazısı’ demek olan fado; 19. yüzyıl başlarında Portekizli kadınların denize açılan ve aylarca beklenen eşlerine karşı özlem, acı ve mutluluklarını anlatan hüzünlü bir müzik türü. Fadoları omuzlarında şallar olan “fadista” adı verilen kadın şarkıcılar söylüyor, şarkılara Portekiz gitarlarıyla müzisyenler eşlik ediyor. Her fadista üç şarkı söylüyor ve hiç mikrofon kullanmıyor. Fado evlerinden Senhor Vinho en tanınmış ve iyilerinden biri. Alfama mahallesi eskiliğini dar, bakımsız sokakları, pencerelerden asılı çamaşırları ile iyice hissettiriyor.

    Bölgenin tepesinde yer alan Sao Jorge Kalesi’ne daracık yokuş sokaklardan turist kafileleri ile beraber yürüyerek ya da tramvayla çıkabilirsiniz. Kalenin M.Ö. 6 yüzyılda İberler ve Keltler tarafından yapıldığı söyleniyor, Arap krallarına ve en son Portekiz İmparatorluğu’na ev sahipliği yapmış. Buradan şehrin en güzel manzarasını izlerken başınız dönebilir, gerçekten nefis bir manzara. Bu bölgede sokak aralarında gezerken yan kesici ve hırsızlara dikkat edin, özellikle geceleri pek tekin olmayabiliyor. Sokaklardan yokuş aşağı indiğinizde Baixa bölgesine ulaşacaksınız.


    Lizbon çevresinde;

    Belem: Lizbon’a bağlı tarihi bir bölge olan Belem mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerden. Buraya Lizbon’dan Ticaret Meydanı’nın hemen ilerisindeki duraklardan tramvaya binerek ulaşabilirsiniz.

    Belem’e geldiğinizde ilk önce bir pastane önünde uzun bir müşteri kuyruğu gözünüze çarpacak. Burası Portekiz’in meşhur Belem turtasının yapıldığı ünlü mekan Pasteis de Belem. 1837’den bu yana özel Belem turtalarını üretiyormuş. Belem turtası çanak şeklinde milföy benzeri bir hamurun içinde muhallebi kıvamında fırınlanmış kreması olan leziz bir turta, hazırlaması tam 2 gün sürüyormuş. Üzerine tarçın ya da pudra şekeri ekerek yemeyi seviyorlar. Biz tarçınlı halini çok beğendik, tatmadan dönmeyin derim.

    Tatlınızı yedikten sonra gezmeye devam ederken karşınıza kocaman, saray gibi görkemli Jeronimos Manastırı çıkıyor. 1755 yılındaki depremden yıkılmadan kurtulan bu manastır, Vasco de Gama’nın Hindistan’ı keşfinden sonra Lizbon’a dönüşünün anısına yapılmış. Ayrıca, Vasco de Gama’nın ve Portekizli kralların mezarları da bu manastırda bulunuyor.

    Manastırdan çıkıp caddeyi geçip sahile çıktığınızda, buranın sembolü haline gelmiş meşhur Kaşifler Anıtı’nı (Padrão dos Descobrimentos) göreceksiniz. Portekizli ünlü denizci ve bilim adamlarının 15. ve 16. yüzyıllarda yaptıkları keşiflerin anısına, Prens Herry, Vasco de Gama, Ferdinand Magellan, Pedro Álvares Cabral, Bartolomeu Dias gibi 30 meşhur kaşif ve bilim adamının tasvirinin yer aldığı sahilden açılan büyük bir gemi şeklindeki 52 metre yüksekliğindeki enfes beton anıt, Portekizli sanatçılar Cottinelli Telmo ve Leopoldo de Almeida tarafından 1940 yılında Portekiz Dünya Fuarı için tasarlanmış.

    Bu anıttan itibaren sahil boyunca ilerlediğinizde de Belem Kulesi’ne varacaksınız. Kule 1515 yılında kenti korumak için Lizbon Limanı girişinde inşa edilmiş. Burası Portekiz İmparatorluğu zamanında kaşiflerin seyahatlerine çıktıkları nokta olarak da biliniyor. Ayrıca, UNESCO’nun Kültür Mirası Listesi’ne de girmiş olduğundan önemli bir yapıt.

    This image has an empty alt attribute; its file name is iStock-1143100043-1024x683.jpg

    Sintra: Lizbon’a gittiğinizde 1 gününüzü ayırıp mutlaka gitmenizi önerebileceğim bir yer Sintra. Buraya Rossio Meydanı’ndaki tren istasyonundan neredeyse her yarım saatte bir kalkan trenle ortalama 40dk’da ulaşabiliyorsunuz. Sintra coğrafi olarak Lizbon’dan biraz daha içeride yer alan, dağın eteklerine kurulmuş, çok güzel, bakımlı ve tarihi 1154’lere dayanan çok eski turistik bir kasaba.

    Sintra’da eski şehri ve şehir merkezindeki Ulusal Saray’ı (Palacio National) gezdikten sonra, Sintra içinden kalkan otobüslere binip dağın tepesine kurulan Pena Sarayı’na da gitmelisiniz, yürüyerek çıkmayı hiç düşünmeyin. Bu saray rengarenk kuleleriyle masallardan çıkmış gibi bir yer, bayılacaksınız. Pena Sarayı ve içinde bulunduğu Pena Park UNESCO’nun koruma altına aldığı yerlerden. Pena’ya çıkarken hemen yakınındaki Sintra Kalesi’nde inip kaleyi de gezmeniz mümkün.

    Eğer Lizbon’un okyanusa bakan plaj sahillerini de görmek istiyorum derseniz, size önerebileceğim 2 önemli yer Estoril ve Cascais sahil kasabaları olacaktır. Buralara gerek Lizbon’dan gerekse Sintra’dan tren veya otobüsle ulaşabiliyorsunuz. Estoril ve Cascais’te okyanusa karşı bir sahil restoranında deniz ürünleri içeren güzel bir öğlen yemeği yiyebilir, kumlu nefis plajlarında yüzebilirsiniz. Cascais’ten otobüsle devam edip Avrupa anakarasının batıdaki en uç noktası olma özelliğini taşıyan Cabo da Roca’ya geçip 10.-Eur karşılığında sertifika alabilirsiniz. 🙂

    Lizbon’un modern yüzü için ise; Lizbon’dan metro ile havalimanı istikametindeki Estaçao do Oriente istasyonuna giderek, büyük İspanyol mimar Kalatrava yapımı eşsiz palmiye formundaki sütunlarıyla mimari harikası istasyonu gezebilir, hemen karşısındaki alışveriş merkezinden geçtikten sonra, Expo bölgesi olan sahile vardığınızda ise 1998 Expo Dünya Fuarı için tasarlanmış parkı ve modern mimari eserleri görebilirsiniz.

    Lizbon en az 1 hafta ayırdığınız takdirde yukarıda anlattığım tüm yerleri gezme fırsatı yakalayıp, çok keyif alarak gezebileceğiniz, etkisinden uzun bir süre kurtulamayacağınız bir tatil rotası olacaktır.

    *Blogumuzda yer alan bu yazının tarihi bazı güncellemelerden dolayı yeni görünüyor olabilir. Yazının içeriği yazarın kendi görüşünü yansıtmaktadır ve yazıda yer alan fiyat, ulaşım gibi bazı bilgilerin değişmiş olması mümkündür. Göz önünde bulundurmanızı rica ederiz.

    Bunlar da var!