İşte bu sözlerle başladı Konya’ya uzanan yolum. “Her ne olursan…” demiş Mevlana; öyle ki yola bile yük olmayı zul görecek kadar mütevazi bu cana, ahde vefa bir duacık okuyabilmek için çıkmışken yola, adım adım her durakta insanı şaşırtan bir yer Konya. Selçuklu İmparatorluğu’na başkentlik yapmış olan şehir; her medrese, müze ve camisiyle, bilim, sanat ve dinin muhteşem ahengini görme fırsatı sunuyor.
Geniş bir ova üzerine kurulmuş olan Konya’da; raylı sistem, dolmuş ve otobüslerle her yere kolayca ve kısa zamanda ulaşmak mümkün. Baharın pırıl pırıl havasında şehir merkezi olarak bilinen Alaaddin Tepesi’ne ulaştığımda listemdeki birçok yere yürüyerek de rahatça gidebileceğimi fark ettim. Şu parkta bir bardak çay içsem ne güzel olurdu… ancak zamanım az, görmem gereken çok.
Önce parkın hemen yanı başında bulunan Alaaddin Camii’ne girdim. Bizans Kilisesi’nden kalma sütunlarıyla, kündekari işçiliğiyle süslenmiş minberiyle, mavinin her tonunu içeren zarif çinilerden oluşan mihrabıyla, Selçuklu sultanlarının kabirlerini barındıran türbesiyle Konya’nın özeti gibiydi Alaaddin Camii.
İplikçi Camii, Mevlana ile Şems’in ilk karşılaştıkları yer imiş. “Hangi köşesidir acaba bu kaldırımların, bu iki ulu Zat’ın ilk göz göze geldiği yer? Yüksek duvarların en tepesine dizilmiş bu ufacık pencereler mi aydınlatıyor koskoca içerisini? Yoksa bu dedenin duası mı aydınlatıyor gözlerimi?” diye düşünmeden edemedim. Sonuçta Selçuklu döneminin dahiyane iç mimari tekniklerinde karar kıldım.

Öyle iç burkan bir üçgen içindeki İplikçi Camii, Mevlana Müzesi ve Şems’in türbesi; Mevlana ve Şems’i duymuş herkes inceden bir hüzün duyar. Mevlana Müzesi’ne girişte oluşan kuyruk, Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesi’nde yerini garip bir ıssızlığa bırakıyor. Mevlana’nın kabrine ulaşmadan dua için açılan eller, ta ki müze bitiminde ayakkabıları tekrar giymek için kapanıyor. Gönül daha uzun kalmak isterdi huzurda; ancak malum, yola yük olmamak lazım. Müze içerisinde oluşturulmuş temsillerde “Artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin” fikriyle aş pişiren ateş-baz, dergaha kabul edilmeyi bekleyen ayakçı ( tarikata ilk kez girecek olan derviş) ve sema yapmanın öğrenildiği sema tahtası gerçekten etkileyici temsillerdi.
Mevlana ve öğretisiyle ilgili roman anlatımlarında özellikle sık adı geçen ve hakkında birçok farklı hikaye yazılan Üçler Mezarlığı da hemen müze girişinin karşısında bulunuyordu. Böylece ilginç tesadüflerle, Üçler Mezarlığı’nın konu olduğu anlatılarda bahsi geçen “ölüm ve yaşamın kardeşliği”ne uygun fotoğraflar çekme fırsatı buldum.
“Artık şu meşhur etli ekmeği tatsak mı?” diye etrafta gezinirken oldukça ince işlemelere bezenmiş ilginç bir kapı çıktı karşıma, Karatay Medresesi. Öyle ki, eğer açlığıma yenik düşüp Konya’ya gelip de burayı görmeden gitseymişim gerçekten yazık olurdu. Medrese ve takiben müze içerisinde; ahşap ve taş oyma kapılar, Selçuklu’ya ait çiniler ve Kufi yazının en güzel örnekleri bulunmakta. Medrese içindeki havuz ve günümüzde sadece temsili kalmış minik ırmak, o dönemlerde salonun farklı yerlerinde farklı konularda ders işleyen kişilerin seslerinin birbirine karışmaması için, yani bir nevi ses yalıtımı amacıyla kullanılmış.
Cumartesi akşamı orda olma talihini yakalamış biri olarak; her hafta valilik tarafından Mevlana Kültür Merkezi’nde düzenlenen Sema’yı izleme fırsatı buldum. Son bölümde, müziğin sustuğu ve sadece semazenlerin tek bir kişiymişcesine alıp verdikleri nefesin duyulduğu bir an oldu. İşte o nefes salondaki yüzlerce kişiye tek bir şey söylüyordu: “HU!”

Barok-Rokoko tarzında yapılmış ve Türkiye’de tek pencereleri kapısından büyük olan camii olma özelliğini taşıyan Aziziye Camii ise sadece minaresindeki eşsiz işlemeyi görmek için bile mutlaka uğranması gereken bir başka güzel yapı.
Konya’ya gittiğimde çok şaşırdığım bir başka yer ise Kapadokya’daki peri bacalarına benzer oluşumları ve volkanik kayalara oyulmuş kilisesiyle Sille idi. 1924’e kadar bu köyde yaşamış Rumlara ait cumbalı evler ile günümüz İç Anadolu mimarisiyle yapılmış küçük pencereli taş evlerden oluşan bu güzel köyün çocukları, her gelen yabancıya rehberlik etmek için birbirleriyle yarışıyor.
“Fotoğrafını göndereyim” diyorum küçüğe, “Ver bakayım adresini.” … “Sille İlköğretim Okulu Mustafa Kasap” diyor ve ekliyor “Yalnız Küçük Mustafa Kasap! Amcamın oğlunun adı da Mustafa, o meydandaki kaave de çalışıyor, ~küçük~ yazmazsan mektup ona gider. Ama sen de unutursun, çok diyen oldu da bir resim gönderen olmadı!”
İşte o yüzden gezin Konya’yı, görün Sille’yi. Eğer; siyah naylon ayakkabıları, el örgüsü yelekleri ve bir örnek kesilmiş 3 numara saçlarıyla sizi uzaktan takip eden çocuklar görürseniz Sille’nin hikayesini mutlaka onlardan dinleyin. Ve eğer… Birlikte fotoğraf çekilirseniz, ne olur, size verecekleri ve belki de ömrünüzde duymuş olacağınız o en kısa adrese göndermeyi unutmayın.
Konya’da tadılması gereken başlıca lezzetler bamya çorbası, etli ekmek, kuzu tandır ve tirit. Her yemeğin ayrı ayrı ünlü olduğu mekanlar var, o yüzden sokaktan geçen herhangi bir Konyalıya “Nerede etli ekmek yiyebilirim?” diye sorduğunuz da emin olun her 10 kişiden 10’u da size aynı yerlerin ismini verecektir. Bilin ki; işte o şimdi oturduğunuz masada veya yan masada ben de oturdum ve belki de şu an benim içmiş olduğum maşrapadan içiyorsunuz ayranı, ayrı damak tatlarımız olsa da… Aynı soba borusundan çıkan dumanı kokladık ve aynı ney sesi çınlıyor kulaklarımızda. Aynı yolları yürüdük bugün, aynı şeylere şaşırdık, aynı hüznü ve aynı mutluluğu hissettik.
Bizler apayrı insanlar olsak da… İşte böyle düşünmeyi öğretiyor Konya insana.