Bursa’daki Yeşil Camii: Kaplumbağa Terbiyecisi’nin dünyasına bir yolculuk

Yolculuğumuz, Türk sanatının en çok tanınan eserlerinden biri olan Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi ile başlıyor. Tablo, Bursa’daki Yeşil Camii’nin mimari unsurlarından esinlenilmiş, çinilerle kaplı bir mekânda kaplumbağaları eğitmeye çalışan cüppeli bir dervişi tasvir ediyor. Sembolizmi son derece güçlü bir eser. Pek çok izleyicinin fark etmediği nokta, Kaplumbağa Terbiyecisi’ndeki figürün hayali bir derviş yerine bilinçli biçimde kurgulanmış bir persona olması. Osman Hamdi Bey, diğer pek çok eserinde olduğu gibi bu tabloda da kendisini model olarak kullanmış.
Bursa’daki Yeşil Camii’nin mimari kurgusunda olduğu gibi, figür ve mekânda doğruluğu yakalamak için bir fotoğraf koleksiyonundan yararlanmış. Pencerenin üzerindeki Arapça kitabe, “Şifa’al-kulûb likâ’al Mahbûb”, yani “Kalplerin şifası Sevgili’ye, Peygamber Muhammed’e kavuşmaktadır” ifadesi, doğrudan camiden alınmış ve sahnenin tefekkür dolu atmosferini derinleştiriyor. Resmin anlamına dair kültürel ve sosyal birçok yorum bulunmasının yanı sıra, içerdiği mimari unsurlar tarihsel bir gerçekliğe dayanıyor.

Osman Hamdi Bey bu kompozisyon için ilhamını Bursa’daki Yeşil Camii’nin üst katından almış. 1420’li yıllarda Sultan I. Mehmed tarafından inşa edilen cami, adını veren turkuaz sırlı çinileriyle tanınıyor.
Bugün ziyaretçiler, sanatçının hayal dünyasını besleyen bu mekânın içine adım atabiliyor. Tabloda dervişin durduğu noktaya karşılık gelen bölümün üzerinde, sivri kemerli açıklığı ve üzerindeki kitabesiyle pencere hâlâ görülebiliyor. Bu odanın sessizliğinde, sabah ışığı ince çini işçiliğinin arasından süzülürken, yüzyıllar sanki birbirine karışıyor. Erken Osmanlı mimarisinin zamansız güzelliğini sabırla ve derin bir dikkatle inceleyen sanatçının varlığını burada hissedebilirsiniz.
Galata Kulesi: Ay ışığı ve romantizm

Az sayıda şehir, ressamları İstanbul kadar büyülemiştir; yine az sayıda şehrin silueti, 19. yüzyıl sanatçılarının burada keşfettiği gece büyüsüne sahiptir. Işık ve atmosfer betimlemesinin büyük ustalarından Ivan Ayvazovski, 1845 ile 1890 yılları arasında kenti sekiz kez ziyaret etti. Bu ziyaretler sırasında ortaya çıkan eserler arasında, ay ışığı altında parlayan bir şehir panoraması sunan Tepebaşı’ndan İstanbul Gece Manzarası da yer alıyor.
Bu tabloda izleyicinin bakışı, Pera sırtlarının üzerinde yükselen Galata Kulesi’ne hemen yöneliyor. Solunda Nusretiye Camii, biraz ilerisinde ise Defterdar Camii görülüyor. Uzakta Anadolu yakası, Üsküdar’dan Kadıköy’e doğru uzanarak aydınlanan suların karşısında yumuşak, koyu bir hat oluşturuyor. Kompozisyonun sağ tarafında ise Topkapı Sarayı, Aya İrini, Ayasofya ve Sultanahmet Camii’nin anıtsal kütleleri eseri dengeliyor; her biri ay ışığı altında hafifçe belirginleşiyor.

Bugün Tepebaşı’ndan gece manzarası eskisi kadar açık ya da erişilebilir değil, ancak günümüzde en uygun seyir, kuzeybatıdan parlak biçimde aydınlatılmış Galata Kulesi’ne doğru uzanan perspektiften yapılabilir. Gece çöktüğünde kule, Karaköy’ün üzerinde bir deniz feneri gibi parlıyor. Aivazovsky’nin tablosundaki baskın silueti yankılanıyor. Bu açıdan bakıldığında Haliç, sola doğru yumuşak bir kıvrımla uzanıyor, üzerinde vapurlar geziyor ve Beyoğlu’nun tepeleriyle çevreleniyor. Suyun karşısında ise Tarihi Yarımada’nın silueti, Aivazovsky’nin ay ışığı altında yakaladığı o katmanlı şehir manzarasını yansıtıyor.
Ayasofya: Zamansız bir mabedin içinde

Yüzyıllar boyunca Ayasofya, devasa boyutunu tuvale ve kâğıda aktarmak isteyen sanatçıları kendine çekti. Bu görsel kayıtlar arasında en önemlilerinden biri, 1847–1849 yılları arasında yapının kapsamlı restorasyonunu yöneten İsviçreli mimar Gaspare Fossati’nin çizimlerinden yola çıkarak Louis Haghe tarafından 1852’de hazırlanan litografi. Büyük Nefin Genel Görünümü, Batı Yönü başlıklı bu çalışma, iç mekânı olağanüstü bir hassasiyetle tasvir ediyor. İbadet edenler, devasa kemerlerin altında küçücük figürler olarak belirirken, muazzam kubbe üzerlerinde dingin bir ihtişamla yükseliyor. Bu görsel, Ayasofya’nın yalnızca mimari sofistikeliğini değil, neredeyse kavranması güç büyüklüğünü de gösteriyor.

Bugün Ayasofya’nın içine adım attığınızda, Fossati’nin kayda geçirdiği o nefes kesici enginlikle karşılaşırsınız. Kubbenin altındaki pencerelerden süzülen gün ışığı, altın mozaikleri, mermer panoları ve anıtsal hat levhalarını canlandırır. Yüzlerce yıllık Doğu Roma ve Osmanlı tarihi, bu devasa mekânın içine süzülen ışığın izinde bir arada izlenebiliyor. Yerden 55 metre yükseklikteki kubbenin altında durduğunuzda, âdeta Fossati’nin kompozisyonundaki o küçük figürlerinden birine dönüşüyorsunuz.
Kız Kulesi: Boğaz’da ışığı resmetmek

Amerikalı ressam Sanford Robinson Gifford, 19. yüzyılın ortalarında İstanbul’u ziyaret ettiğinde, kentin en şiirsel simgelerinden birine hayran olur: Avrupa’da uzun süre “Leandros Kulesi” olarak romantize edilen Kız Kulesi’ne. Gifford, tablosunda kuleyi deniz ve gökyüzünün uçsuz bucaksız, parıldayan manzarasına yerleştirir. Hudson River School sanat akımına özgü ince ışık geçişleri, Boğaz’ı erimiş gümüş tabakasına dönüştürür. Kule, merkezde sessizce yükseliyor; tek başına ama aydınlık, su üzerindeki yansıması titreşiyor.
Gifford için mimari ayrıntıdan çok duygu önemli. Onun İstanbul’u atmosferik, neredeyse rüya gibi bir yer: mitin, alacakaranlığın ve Boğaz üzerindeki süzülen ışığın bir buluşması. Bu, gerçek bir manzara ancak ressam sanki Boğaz’ı nefes ile durgunluk arasında yakalamış gibi hissettirebiliyor.

Kız Kulesi’ni Gifford’un gördüğü gibi görmek için en iyi bakış noktası, doğrudan suyun üzeri. Bir vapura ya da küçük bir tekneye binip Boğaz boyunca güneye, Marmara Denizi’ne doğru ilerleyin. Tekne açık sulara süzüldükçe kule, tablodakine çok benzer bir şekilde belirecek. Kıyıdan uzaktaki bu açıdan bakıldığında kule, kıtalarla akıntılar arasında asılıymış hissi veriyor. Işık her dakikada değişerek dalgaların üzerinde oynuyor; tıpkı Gifford’un bir asırdan fazla zaman önce yakaladığı gibi.
Hipodrom: Şehrin merkezinde İmparatorluğun yankıları

1861 yılında Fransız ressam Fabius Brest, İstanbul’un tarihi dokusu en yoğun mekânlarından birinde, antik dünyada Konstantinopolis Hipodromu olarak bilinen At Meydanı’nda şövalesini kurdu. Tablosu, gündelik hayatın imparatorluk geçmişinin kalıntıları arasında sürdüğü, güneşle aydınlanmış geniş bir meydanı gözler önüne seriyor. Merkezde Mısır’dan getirtilmiş Theodosius Dikilitaşı yükseliyor; pürüzsüz granit yüzeyi öğleden sonra ışığını yakalıyor.
Brest’i büyüleyen, antik çağ ile Osmanlı yaşamının yan yana var oluşuydu. Satıcılar, yayalar ve muhafızlar gibi figürler, bir zamanlar araba yarışlarına, imparatorluk törenlerine ve imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne tanıklık etmiş anıtların arasında doğal bir rahatlıkla dolaşıyorlardı. Kompozisyon sakin ama anıtsal; meydanın, antik işlevi silikleşse bile yaşayan bir kamusal alan olarak varlığını sürdürdüğünü gösteriyor.

Sultanahmet Meydanı’nı ziyaret ettiğinizde Brest’in tablosu âdeta anında canlanıyor. Meydanın düzeni neredeyse hiç değişmemiş. Theodosius Dikilitaşı, gökyüzüne doğru keskin bir biçimde yükselmeye devam ediyor; üzerindeki hiyeroglifler ise hâlâ ilk günkü kadar net ve belirgin. Günümüzde alan, yavaş yavaş dolaşan ziyaretçilerle ve yakındaki Sultanahmet Camii’nden yükselen dua sesleriyle dolu. Bir zamanlar Bizans arabacılarının coşkulu kalabalıklar eşliğinde hızla geçtiği yerde bugün sokak satıcıları simit ve kestane satıyor. Meydanda yer alan antik sütunlar ve anıtlar, bu sürekliliğin sessiz tanıkları olarak duruyorlar. Kalabalıktan biraz uzaklaşıp meydanın ortasında durduğunuzda, Brest’i büyüleyen o katmanlı zaman duygusunu hâlâ hissetmek mümkün.
Bir müzedeki tablo genellikle uzaktan izlenir. Oysa Türkiye’de bazı mekânlar vardır ki, yalnızca seyredilmez; yaşanır. Bursa’daki Yeşil Cami’nin ağırbaşlı sessizliği, ay ışığında belirginleşen Galata Kulesi, Ayasofya’nın insanı içine çeken ihtişamı, Sultanahmet Meydanı’nda katman katman açılan tarih… Burada bakmakla yetinmez, hikâyenin içine çekilirsiniz.
Bu hikâyelerle dolu yerleri keşfederken, sanatın gerçekten hayatı taklit ettiğini fark edersiniz. Ya da belki de bu görkemli coğrafyada durum tam tersi. Bu meşhur tabloları gerçek hayatta deneyimlemeye hazır mısınız? Türk Hava Yolları ile İstanbul’a uçuşunuzu planlayın ve yüzyıllardır sanata ilham veren manzaraları keşfedin.
