10.03.2014

'EVRENİMİN BAŞKENTİ' İSTANBUL

'EVRENİMİN BAŞKENTİ' İSTANBUL, Hande Erol | 10.03.2014

Öyle şehirler vardır ki; sokaklarını gezmeye, içinde kaybolmaya başladığınız andan itibaren bir ‘dejavu’ hissine kapılırsınız. Dersiniz ki "buraya daha önce geldim ben!". İşte İstanbul, o şehirlerdendir. Aniden içinize doğan garip bir yakınlık, mantıkla açıklanamayan bir tanışıklık hissi… Kim bilir, belki de tarih boyunca bu topraklarda yaşamış insanların ruhlarıyla kurduğunuz görünmez bağlardır duygunuzun sebebi…

Sizi kendinizden alıkoyan büyüsü, ahengi, kaos ve dinginliği aynı anda yaşatma kabiliyetiyle apayrı bir kenttir İstanbul; Türkiye'nin resmi başkenti olmasa da, benim evrenimin başkentidir!

Sabahın çok erken saatlerinde keşfe çıkın onu, ilk önce Beyazıt'a gidin. Nasıl ki her insanın bir özü varsa, bana göre de İstanbul'un özü Beyazıt'tır, Sultanahmet'tir, Eminönü'dür...


İlk durağınız, temeli 1453’te kurulan Sahn-ı Seman medreselerine kadar dayanan İstanbul Üniversitesi olmalıdır. Tarihi dokusunu halen devam ettirebildiği için, ayrı bir güzellik barındırmaktadır bu ilim yuvası. Üniversitenin karşısında konumlanan Beyazıt Camii ile yan yana girişi bulunan Sahaflar Çarşısı; benim saatlerimi geçirdiğim, aradığım tüm kitapları bulabildiğim, adeta yürüyen kütüphane haline gelmiş yaşlı dükkan sahipleri ile sohbetlere daldığım çok özel bir mekandır. Yaşayan tarihtir ve kitap kokusudur Sahaflar Çarşısı...

Buradan ayrılmak istemezsiniz ama artık yola koyulma vaktidir. Sahaflar Çarşısı'nın alt girişi bizim dünyaca ünlü Kapalıçarşımıza açılır. Kapalıçarşı'da sizleri, "my lady”, “my queen" diyerek dükkanlarına çekmeye çalışan -en azı 5, en çoğu 11 dil bilen- çocukların karşılaması şaşırtacaktır. Göz alıcı avizelerle bezenmiş yüksek tavanlar, ne ararsan var olan ürünler… Burada alışverişin hazzını iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Elbette hakkında sayfalarca kitap yazılan Kapalıçarşı'yı sadece bir alışveriş merkezi olarak görmemeli; o sokaklarını ve hanlarını hissetmeye çalışmalısınız, çünkü tekrar tekrar, her saniye İstanbul'un tarihi yazılmaktadır Kapalıçarşı'da...

Kapalıçarşı'nın 22 kapısından sadece biri olan arka giriş kapısından çıktığınızda sola mı dönmelisiniz, sağa mı? Matrix filminin kırmızı ve mavi hap paradoksu gibi… Hangi yolu seçerseniz seçin pişman olmayacağınızı garanti edebilirim. Sol yolu takip ederseniz Mahmutpaşa’ya ulaşırsınız; özellikle evlilik için alışverişe çıkmış gelin adayları ve annelerinin hummalı koşuşturmasını görür, kendinizi bir insan seli içinde bulursunuz. Burası ucuz ve hesaplı alışverişin cennetidir.

Sağ yoldan giderseniz eğer, benim gizli mekanım ve İstanbul'da en sevdiğim köşe olan Çorlulu Ali Paşa Medresesi çıkar karşınıza. Medresenin içindeki Erenler Nargile ve Çay Bahçesi rengarenk, süslü püslü ve otantik avizelerin sarktığı, nargile kokusunun sürekli demlenen tavşan kanı çay kokusuna karıştığı, ıhlamur ağaçları ile bezeli bir mekandır. Türk Edebiyatı'nın seçkin yazarları ile aynı bankı paylaşır, aynı havayı solursunuz; çünkü kitap yazmak için bundan daha güzel bir mekan yoktur koca İstanbul'da...

Sıra geldi Sultanahmet Meydanı'na… Her ülkeden, her kavimden insanın İstanbul'a geldiğinde mutlaka ziyaret ettiği ve isminin telaffuzu zor olduğu için yabancılar tarafından genellikle "Ahmet" diye sorulan meydan, İstanbul'un İstanbulluluğunu kazandığı yerdir, zira Osmanlı Dönemi'nin en önemli olayları bu meydanda cereyan etmiştir.

Meydanın hemen yanında bulunan ve Osmanlı padişahlarının yaşadığı saray olan Topkapı Sarayı'nı anlatmak için 100 sayfa bile yazabilsem yeterli olamayacağından, sizlere sadece “mutlaka görmelisiniz” şeklinde bir akıl verebilirim. Sarayın ana giriş kapısı yanındaki Soğukçeşme Sokağı'nın cumbalı ve her tonu barındıran evlerini görmenizi de şiddetle tavsiye ederim.

Elbette Ayasofya'yı ve içindeki dilek sütununu da anmadan edemeyeceğim. Rivayete göre, Doğu Roma İmparatoru Justianos'un şiddetli baş ağrıları bu sütuna dayanması ile birlikte geçmiş. O günden sonra da sütun; evlenmek, para kazanmak gibi her türlü dilek için dokunulan bir obje haline gelmiş. Efsane işte…

Sultanahmet Meydanı'nda görebileceğiniz diğer tarihi mekanlarımızdan bazıları; Yerebatan Sarnıcı (efsunlu bir yer olduğu rivayet edilir!), Alman Çeşmesi ve elbette Sultanahmet Camii’dir. Bu cami yabancılar tarafından içindeki mavi renkli çiniler nedeniyle "Mavi Camii/ Blue Mosque" olarak anılır.

Sultanahmet’ten aşağıya doğru yürümeye başladığınızda Sirkeci Tren Garı'na ve nihayetinde Eminönü Meydanı'na ulaşırsınız. Mısır Çarşısı'nda ünlü Türk lokumunu, Türk kahvesi fincanlarını ve elbette kem gözlerden korunmak için nazar boncuk desenli her türlü süs eşyasını bulabilirsiniz. Gelmişken tarihi Kuru Kahveci Mehmet Efendi'den Türk Kahvesi almadan olmaz elbette! Dükkanın önünde metrelerce uzanan kuyruğu görmek, sizleri bıkıp usanmadan bekleyeceğiniz o kuyruğa girmenize sebep olacaktır. Eminönü Meydanı'ndaki otantik balıkçı teknelerinde balık ekmek yerken, arkadaşlarınızla o kalabalığın içinde nasıl da koyu sohbetlere daldığınızı gördüğünüzde kendinize şaşıracaksınız. :)

İstanbul yaşamaya doyamayacağınız bir kent. Ne benim harflerim yeter onu sizlere aksettirmeye, ne de hayal dünyam. Dilerim ki sizler de bu ahengi sonsuz şehre karşı benim hissettiklerimi hisseder ve tekrar tekrar misafirimiz olursunuz.

(*) Buradan alınan bilgiler referans verilerek kullanılabilir.

ÇOCUKLARLA İSTANBUL TURU

Neslihan Kanlıcaoğlu Demir
57 beğenme

İSTANBUL’U DİNLİYORUM, GÖZLERİM KAPALI...

Zehra Nur Yurtlugil
53 beğenme