Londra: 007’nin evi ve aksiyonun kalbi

Londra’daki MI6 binası, birçok Bond filminde karargâh olarak yer alıyor ve serinin sembolik yapılarından biri. Londra, neredeyse tüm James Bond filmlerinde karşımıza çıkıyor; zira Bond’un evi burası. Özellikle Vauxhall Cross’taki ikonik SIS binası, Golden Eye filminden Spectre’a kadar pek çok yapımda dış cephe olarak kullanıldı. 2012 yapımı Skyfall filminde ajan Silva’nın MI6 binasını bombaladığı sahne, modern Bond serisinin en akılda kalan anlarından biri. Hatta Spectre filminde yıkılan bu binanın enkazı, final çatışmasına atmosferik bir arka plan oluşturdu. Londra sokakları da aksiyonun parçası. The World Is Not Enough filminin açılışında MI6’ya düzenlenen saldırının hemen ardından Bond, Q tarafından geliştirilen botla Thames Nehri’nde unutulmaz bir kovalamacaya atılır. Bu sahnede Bond’un nehir boyunca ilerleyip O2 Stadyumu çevresinde takibi sürdürmesi, şehrin siluetini aksiyonla buluşturuyor.
Bond filmleri, Londra’nın sadece modern yüzünü değil, kültürel mirasını da yansıtıyor. Westminster civarında Parlamento binaları, Trafalgar Meydanı ve Whitehall civarı da farklı filmlerde arka plan olarak kullanılmış; böylece Londra’nın tarihi dokusu ajan 007’nin dünyasına dâhil edilmiş. Skyfall’da geçen sahneleri anmak isteyenler, Bond’un Q ile buluştuğu National Gallery’e veya Spectre’da M, Q ve Moneypenny’nin yemek yediği Rules Restaurant gibi mekanlara uğrayabilirler.
Londra, günümüzde Bond hayranları için gerçek bir cazibe merkezi. Şehirde James Bond temalı turlar düzenleniyor. Örneğin Brit Movie Tours gibi şirketlerin yürüyüş rotalarıyla No Time to Die da dâhil olmak üzere birçok Bond filminin çekim noktalarını gezebilirsiniz. Thames Nehri üzerinde hız teknesi ile Bond tarzı bir deneyim yaşatan turlar da popüler. Özellikle MI6 binası, Vauxhall Köprüsü üzerinden dışarıdan görülebilir ve fotoğraflanabilir durumda. Londra, “Bond turizmi” kavramını en iyi yaşatan şehirlerden biri olarak, hem sinemaseverlerin hem de maceraperest gezginlerin listesinde üst sıralarda yer alıyor. Siz de James Bond’un izinden gitmek istiyorsanız Londra uçak bileti alıp keşfe çıkabilirsiniz.
İstanbul: Doğu ile batının buluştuğu Bond durağı

İstanbul, James Bond filmlerinde egzotik bir buluşma noktası olarak sıkça kullanılmış ve serinin hayranları için özel bir yere sahip. Bond, ilk kez 1963 yapımı From Russia with Love filminde İstanbul’a gelir ve Soğuk Savaş’ın gölgesinde şehirde faaliyetlerini sürdürür. Film İstanbul’un tarihî mekânlarını da anlatının bir parçası hâline getiriyor. Sean Connery’nin hayat verdiği Bond, Ayasofya’nın içinde Sovyet deşifreci Tatiana Romanova ile gizlice buluşur. Ayrıca Yeraltı Yerebatan Sarnıcı’na küçük bir kayıkla girerek sütunların arasından bir periskop yardımıyla Sovyet Konsolosluğu’nu gözetler. 6. yüzyılda Bizans İmparatorluğu tarafından inşa edilen bu tarihî sarnıç, filmde kentin gizemli havasını yansıtan bir sahne dekoru işlevi görür. Ayasofya’nın sütunları arasındaki sahneler ve Bond’un Kapalıçarşı’daki geçişi, İstanbul’u dünya izleyicisine tarihi ve kültürel zenginliğiyle tanıtır.
Daha yakın dönem filmlerde İstanbul, Bond’un aksiyon dolu kovalamacalarına sahne oldu. Sam Mendes’in yönettiği Skyfall filminin açılış sekansı İstanbul’da geçiyor. Daniel Craig’in canlandırdığı Bond, Kapalıçarşı’nın üzerinde motosikletle hızla geçip çatılarına çıkarak nefes kesen bir takip gerçekleştirir. Bu sahnede İstanbul’un rengârenk çarşısı ve tarihî dokusu, modern aksiyonla birleşerek unutulmaz bir görüntü yaratıyor. Yine aynı filmde Eminönü çevresinde çekilen sahneler, şehri beyaz perdeye taşıyor. 1999 yapımı The World Is Not Enough filminde ise İstanbul Boğazı’nın ortasındaki Kız Kulesi, hikâyede önemli bir rol oynar. Elektra King adlı karakter Bond’un patronu M’i kaçırıp çok özel bir hapishaneye, Kız Kulesi’ne götürür.
İstanbul’un Bond filmlerindeki önemi, şehrin kültürel ve coğrafi zenginliğinden kaynaklanıyor. Doğu ile Batı’nın kesişim noktası olan bu kadim kent, filmlerde hem tarihi cazibesiyle hem de hareketli şehir hayatıyla yansıtılıyor.
Venedik: Kanallarda romantizm ve macera

Tarihi dokusu ve eşsiz kanal manzaralarıyla Venedik, James Bond evreninde hem romantik hem de heyecan dolu sahnelere ev sahipliği yaptı. Roger Moore’un Bond’u canlandırdığı Moonraker filminde Venedik, unutulmaz bir kovalamacaya ev sahipliği yapıyor. Bu filmde Bond, gondoluyla bir su kanalı boyunca kaçarken aracını bir anda karada gidebilen bir hovercraft haline getirip doğrudan San Marco Meydanı’na çıkar. Johann Strauss’un ünlü polkası eşliğinde, etraftaki turistlerin ve hatta güvercinlerin bile şaşkınlıkla bakış attığı bu sahne, Bond filmlerinin en eğlenceli sahnelerinden biri. Moonraker aynı zamanda Venedik’in meşhur Murano cam atölyelerine de uğruyor. Bond, Drax’ın gizli laboratuvarını ortaya çıkarabilmek için San Marco yakınlarındaki bir cam müzesinde düşmanla çatışıyor.
2006 yapımı Casino Royale ile Venedik, Bond için bu kez bambaşka bir duygusal bağlam kazandı. Daniel Craig’in canlandırdığı Bond, filmin final bölümünde sevgilisi Vesper Lynd ile birlikte Venedik’e gelir. Grand Canal üzerinde yelkenliyle süzüldükleri romantik anlar kısa sürede yerini trajediye bırakır. Vesper, bir çatışmanın ortasında kendini feda ederek tarihî bir Venedik binasının sulara gömülmesiyle hayatını kaybeder. Bu çöküş sahnesi, Venedik’in labirent gibi dar sokaklarında ve kanallarında gerilimli bir kovalamacayla başlar, ardından palazzo büyük bir patlamayla çökerken Bond çaresiz kalır. Casino Royale’in Venedik bölümü, Bond karakterinin dönüşümünde kritik bir yer tutar.
Venedik’in Bond filmlerindeki yeri, kentin sinema tarihindeki parlak rolü ile de örtüşüyor. Tarihi sarayları, köprüleri ve su yollarıyla Venedik, pek çok filme doğal bir stüdyo oldu. Bond serisi de bundan nasibini alarak Venedik’i hem hafif, nüktedan aksiyon sahnelerinde hem de derin dramatik anlarda fon olarak kullandı. Bond’un peşinden siz de Venedik’i deneyimlemek isterseniz, Venedik uçak bileti alarak yola koyulabilir, şehrin büyülü atmosferi içinde gezebilirsiniz. Murano Adası’na gidip cam atölyelerini gezebilir, Rialto yakınlarındaki balık pazarında dolaşırken, filmlerde gördüğünüz o günlük hayat manzarasının canlı hâliyle karşılaşabilirsiniz.
Hong Kong: Uzak Doğu’nun parlak şehri

Asya’nın küresel metropolü Hong Kong, Bond filmlerinde üç kez boy gösterdi ve her seferinde farklı bir yüzünü sergiledi. Ian Fleming’in Bond romanlarında Hong Kong’a hiç yer vermemiş olmasına karşın, sinema dünyasında 007’yi bu şehre uğratmak kaçınılmazdı. Hong Kong ilk olarak 1967 yapımı You Only Live Twice filminde görülür. Filmin ön sözünde Bond’un sahte bir suikasta kurban gittiği haberleri bu şehirde servis edilir. Gerçi bu sahnelerin çoğu stüdyo çekimi olsa da, dönemin Britanya kolonisi Hong Kong’un neon tabelalı sokaklarında polis sirenleri eşliğinde bir kovalamaca sekansı da filme yansır. Ancak Hong Kong’u tam anlamıyla Bond evrenine sokan, Roger Moore’lu The Man with the Golden Gun filmi.
Bu filmde Hong Kong, Bond için hem bir geçiş noktası hem de operasyon merkezi rolünde. Bond, Makao’daki bir kumarhaneden elde ettiği ipucunun peşinden deniz otobüsü ile Hong Kong’a geçerken, rotası onu ilginç bir manzaranın yanından götürür: 1972’de Victoria Limanı’nda yanarak yarı batık hale gelmiş olan dev transatlantik RMS Queen Elizabeth’in enkazı. Film kurgusunda MI6, bu batık gemiyi gizli bir üs olarak kullanmaktadır; Bond, geminin içine girerek M ve Q ile burada buluşur. Hong Kong’un gerçek tarihinden beslenen bu detay, şehrin hızla değişen çehresine rağmen geçmişten kalan izleri de vurgular nitelikte. Bond, Hong Kong’da altın tabancalı suikastçi Scaramanga’nın izini sürerken, onu şehrin lüks ve loş mekanlarında takip eder. The Peninsula Hong Kong oteli, bu noktada önemli bir durak olur. Bond, güzel ama tehlikeli Andrea Anders’i Peninsula’nın ünlü yeşil Rolls-Royce’larından biriyle otele girerken takip eder. Ajan yardımcısı Mary Goodnight durumu fark edip gülümseyerek “Hong Kong’daki yeşil Rolls-Royce’ların hepsi Peninsula Oteli’ne aittir” diyerek Bond’u bilgilendirir. Gerçekten de kentin en eski ve görkemli otellerinden Peninsula, filmde görülen o nostaljik girişini ve Britanya Yeşili renkteki Rolls-Royce filosunu günümüzde de koruyor.
Pierce Brosnan’lı Bond döneminde Hong Kong’a bir kısa dönüş daha görüyoruz. Die Another Day filminde Bond, Kuzey Kore’de esir düştükten sonra takasla özgürlüğüne kavuşur ve kendini Hong Kong sularında bulur. Üstü başı perişan hâlde Victoria Limanı’ndan yüzerek karaya çıkan 007, arka planda ışıl ışıl Hong Kong gökdelenlerinin panaroması eşliğinde bir lüks otele girer.
Hong Kong’un Bond filmlerindeki yansıması, şehrin uluslararası kimliğini ve dinamizmini dünya çapında seyirciye aktarıyor. Bond’u Hong Kong’a getiren yapımcılar, bir anlamda Doğu ile Batı’nın karşılaşma noktası olan bu şehri bir casusluk öyküsüne fon yaparak gerçek dünyadaki jeopolitik önemiyle paralellik kuruyorlar. Metropolün neon ışıkları, kalabalık sokak pazarları, gökdelenleri ve Victoria Tepesi’nden görülen nefes kesici manzarası, film yapımcılarını cezbetmeye devam ediyor. Günümüzde Hong Kong’a yolu düşen Bond hayranları için de yapılacaklar listesi epey kabarık: Peninsula Oteli’nin önünde Bond’un filmde yaptığı gibi bir yeşil Rolls-Royce görmeyi bekleyebilir, Peninsula’ın tarihi lobisinde çay saatine katılıp kendinizi 1974’ün film setinde hayal edebilirsiniz.
Bond filmlerinin izini sürdüğümüz bu ilk bölümde Londra, İstanbul, Venedik ve Hong Kong’u mercek altına aldık. Her biri kendi kültürel zenginlikleriyle Bond efsanesine ev sahipliği yapan şehirler, ancak bu kadarla kalmıyor. Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde diğer ikonik Bond duraklarının hikâyeleriyle yolculuğumuza devam edeceğiz.
