Hani biraz sonra bir “o zaman” hanımefendisi çıkıverecekmiş gibi surların ardından. Surlar arasındaki bol merdivenle çıkılan daracık sokakları ve yeşil panjurlu taş evleri, surlardan başını şöyle bir uzatınca görünen masmavi denizi ve yüzünüze çarpan Adriyatik esintisiyle nev-i şahsına münhasır, sevimli mi sevimli bir kale şehir Dubrovnik. Küçük ama keyifli.

Geçmiş zamanlarda, limanın hemen yakınındaki Karantina Evi’nde iki hafta kalmadan girmek yasakmış bu şehre, gelen yabancıların taşıdığı hastalıklardan korumak için yapılan akıl almaz bir uygulama. Biz aheste aheste girdik tabii içeriye, eskiye nispet edercesine.
Dört bölgeden oluşuyor Dubrovnik ve bir gün yetiyor aslında gezip görmeye. Limanın olduğu bölge Gruz ismiyle anılıyor. Lapad ve Babin Kuk, otellerin yoğun olarak bulunduğu bölgeler. En önemlisi ise Stari Grad diye bilinen eski şehir. Adı anlamını taşıyor zaten “Stari” eski, “Grad” şehir demekmiş Sırpçada.
Dört kapısı var surlarla çevrili eski şehrin. En önemli kapısı olan Pile Gate’den girince Onofrio Çeşmesi çarpıyor göze ve ardı sıra uzanan taş döşeli Stradun Caddesi. Kilometrelerce öteden getirilen suyu ikram için inşa edilen Onforio Çeşmesi yapılırken, ziyan olan her su damlası için mimarlar para ödeme cezasına çarptırılmış. Su mu daha kıymetliydi, yoksa kıymet bilenler mi azaldı bilmiyorum ama oldukça şaşırdım.

Şehrin en haşmetli yapısı Gotik tarzdaki Sponza Sarayı. Konserler, sergiler oluyormuş içinde. Sarayın hemen yanı başında Dubrovnik Katedrali yükseliyor. Efsane bu ya, Haçlı Seferleri’nden dönen Richard bir kasırga sırasında denizde zor anlar yaşar ve Dubrovnik’e sığınır. Allah’a teşekkür etmek için hayatının kurtulduğu bu yere bir kilise inşa etmeye söz verir ve bu katedrali yaptırır. Katedral 1667 depreminde yerle bir olmuş ve 20. yüzyılda yapılan yenileme çalışmaları ile günümüzdeki haline kavuşturulmuş.
On dördüncü asırdan kalan Barok tarzdaki Franciscan Manastırı da kilisesi, müzesi, kütüphanesi ve 1317 yılından beri hizmet veren eczanesiyle şehrin ortasında yer almakta.
Biraz ilerleyince Çan Kulesi çıkıyor karşımıza. Kulenin üstünde meşhur “zelenci” denilen heykeller var. Maro ve Baro adı verilen bu askerler her saat başı çıkıyorlar. Bronz heykellerin tahta orijinalleri Sponza Sarayı’nda muhafaza ediliyormuş. Krakow’daki kuleye çok benzettim bu haliyle.
Surlar her ne kadar Bizans’tan kalma olsa da Osmanlı’yı hatırlatan bir iki ize rastlamak mümkün dar sokaklarda. Zira Bizans’tan sonra Venedik, sonra da Fatih Sultan Mehmet zamanında yıllık 15000 altın vergi karşılığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesine girmiş bu şehir. Gitmeden önce hiçbir kaynakta rastlamadım ama dar sokakların birinde üç katlı bir mescid çıkıverdi karşıma. Şaşırdım, sevindim, şükrettim.

Bugün müze olarak kullanılan Rektör Sarayı da yine sur içinde bulunan tarihi yapılardan…
Dışarıdan bakıp devam ediyoruz beyaz taş sokaklarda turlamaya ve St. Blasius Kilisesi çıkıyor karşımıza.
Efsaneye göre; 3 Şubat 971 gecesi, şehri ele geçirmek isteyen Venedik gemilerinden biri Dubrovnik açıklarında demirler, o sırada Stojko adındaki bir rahip, gece yarısı şehre varır. Bu arada kilisenin kapıları ardına kadar açıktır. Rahip kiliseye doğru ilerlerken yorgunluk ve dikkatsizlikten kilisenin merdivenlerinde yaşlı bir adama çarpar. Yaşlı adam Rahip Stojko’dan, Venedik saldırısına karşı kenti uyarmasını ister. Rahip adama kim olduğunu sorar. İsmi Blasius’tur. Rahip şehir konseyini uyarır. Dubrovnik’in bütün kapıları kapatılarak gerekli tedbirler alınır. Venedik donanması şehre giriş yolunu bulamayınca geri döner ve Dubrovnik o an için işgalden kurtulur. Aziz Blasius ismi de bu efsaneden geliyor.
Merdivenlerle çıkılan Jesuit Kilisesi de şehri gezerken karşımıza çıkanlardan.
Zihninizdeki Dubrovnik resmini tamamlamak için şehri çevreleyen surların üzerinde yürüyüp, nefes kesen Adriyatik sahillerinin seyrine dalmak da bu şehrin olmazsa olmazlarından.

Biz binmedik ama teleferik ile şehri yukarıdan izlemek de oldukça güzeldir eminim. Tabii binebilmek için yüzlerce merdiven çıkmayı göze almak gerektiğini unutmamak lazım.
Taşlı denizleri sevmem ben, kuma değmeli ayağım. Dubrovnik’te hep taş sahiller. Bu açıdan kötü belki ama surların arasından sıyrılıp kayalıklardan denize atlamak oldukça keyifli. Zaten ara ara çarpıyor göze kayalıklara kurulmuş portatif ortamlar ve Akdeniz’in tadına varanlar. Plajdan denize girmeyi tercih ediyorsanız, eski şehrin hemen ilerisinde Banje Beach var. Ama çakıllı yine burası da…
Dubrovnik’te duvarlarda hayvan kafası şeklinde çıkıntılar dikkat çekiyor. Bunlar yağmurun binanın üstünden yere akabilmesi için tasarlanmış oluk sistemi aslında. Günümüzde ise iddialara konu oluyormuş. Olukların üzerinde ayakta durup tişörtünü çıkartabilenlerin dileğinin gerçek olacağı söyleniyor.
Dubrovnik diğer Balkan şehirlerine göre oldukça pahalı geldi bana. Özellikle otel fiyatları bir hayli yüksek; ama değiyor.

Dubrovnik etrafında teknelerle ulaşılabilen çok sayıda ada var. Bizim gitme fırsatımız olmadı ama gidenler oldukça güzel olduğunu söylüyor bu adaların. Özellike Hvar Adası çok meşhur.
Hava kararmaya yüz tutmuşken ayrılıyoruz şehirden. Arkama dönüp bakınca büyülüyor manzara.
Görmeli mi Dubrovnik’i? Kesinlikle evet.
Hemen şuracıkta, tadı damağında bir hafta sonu saklıyor size surların ardında.