More
    Ana SayfaÇin gezi rehberiHong Kong gezi rehberiİki aile, dört çocuk: Bekle bizi Hong Kong!

    İki aile, dört çocuk: Bekle bizi Hong Kong!

    İki aile olarak 2012 yılının ilk seyahatini, sömestr tatilinde Hong Kong’a yapmayı planlamıştık. Bu şehri tercih etmemizin nedenlerimizden biri -ve tabii en önemlisi- Hong Kong’da Disneyland ve Ocean Park olmasıydı. :) Beraberimizde 4 çocuk olacaktı, onları eğlendirmek gibi bir önceliğimiz vardı. Her ne kadar arkadaşlarımız başta “bu kadar çocukla nereye?” gibi söylemlerde bulunsalar da; sonradan bol bol IPAD, IPhone, Ipod, fotoğraf makinesi vb. elektronik siparişleri vererek bizleri Hong Kong’a uğurladılar.


    Uçuşun müsait olması nedeni ile özellikle ufak çocuklarımızı yatırmak adına ortadaki dörtlü koltuklara yerleşip uçuş süresi olan 9 saat 40 dakikanın çabucak geçmesini dileyerek yolculuğumuza başladık. 

    Hong Kong Uluslararası Havaalanı’na inişimiz ve pasaporttan çıkışımız 16.30-17.00 sularını bulmuştu. Daha önce otel ile yazışmalar yaptığımızdan nereye gideceğimizin bilinci ile arrival’daki Regal Kawloon Otel’in desk’ine gidip bizi otele götürecek servis aracına binerek otele doğru yola çıktık.

    Hong Kong’ta kalınacak iki bölge var; Hong Kong Adası (daha çok iş merkezlerinin olduğu kısım) ve Kawloon Adası. Bizim seçimimiz elbette Kawloon Adası’ndan yana oldu. Otelimiz Kawloon bölgesinde denize bir paralel sokakta (Mody Road) bulunuyordu. Çocuklar uçuş süresince uyuduklarından (İstanbul’dan gece yarısı kalkışlı bu tip Uzakdoğu veya Güney Afrika uçuşlarını bu yüzden çok seviyorum; çocuklar uçağa biner binmez hemen gece uykusuna dalıyorlar) ve hiç yemek yemediklerinden otele vardığımızda kurt gibi acıkmışlardı. Bu nedenle derhal valizleri odaya bırakıp kendimizi Hong Kong sokaklarına bıraktık.

    Oldukça işlek bir cadde olması nedeni ile dışarıya adım atar atmaz karşımıza bir Starbucks çıktı. Kahve fikri güzeldi ama karnımız aç olduğundan önce yemek yiyecek bir mekan aramaya başladık ve bize ilk acı tecrübemizi yaşatacak restorana bilinçsizce daldık. 🙂 Elbette önce çocuklarımızın yiyebileceği tarzda yemekler olup olmadığının bilgisini aldık. Aslında mekana girdiğimiz anda içeride bulunan insanların şıklığını görüp (bizler spor kıyafetlerle çıkmıştık dışarıya) buranın bize kaça mal olacağını anlamalıydık ama sanırım açlık nedeni ile hepimizin anlayışı o dakika epey kapalıydı. 🙁 Çocuklar için 4 adet spagetti, iki büyük için tavuk, diğer iki büyük için de deniz ürünlü risotto ve toplamda 8 adet soft drink ile siparişi tamamladık. Porsiyonların oldukça minimal yapıda servis edilmesi sonucu masadan aç kalktığımız yetmiyormuş gibi bir de 850 TL hesap ödemek zorunda kaldık! Elbette bu mekana bir daha asla uğramayacaktık! 🙂

    Bu oldukça pahalı yemek sonrası hem kendimiz için hem de bize verilen çeşitli elektronik siparişlerini almak üzere yola koyulduk. Epeyce elektronik alışverişi yapmamızın ardından daha önce gözümüze kestirdiğimiz Starbucks’tan kahvelerimizi alarak otele döndük ve ertesi gün enerjik uyanmak üzere oyalanmadan uykuya daldık.

    Ertesi sabah erken saatlerde kalktık ve birer taksi çağırıp Lantau Adası’nda bulunan Disneyland’a doğru yola koyulduk. Aslında Hong Kong’da oldukça gelişmiş bir metro ağı var. İstesek Disneyland’a metro ile de ulaşabilirdik. Ancak beraberimizde ufak çocuklar bulunması ve metro kullanımı için ödenecek ücret ile taksi ücreti arasında %20 gibi bir fark olması nedeni ile biz taksi kullanmaya karar verdik.  

    Malumunuz olduğu üzere Disneyland, bizim gibi çocukları ile birlikte seyahat eden ailelerin gittikleri her ülkede uğrak yeri olmuştur. Ehh bizler de ilk önce çocuklarımızı mutlu edelim diyerek Disney’in o büyülü dünyasına bir kez daha ve yine büyük bir coşku ile giriverdik. Hong Kong Disneyland toplam 7 bölümden oluşuyor. Bizi akşama kadar eğlendirmeye yetecek kadar çok aktivite olduğundan tüm günümüzü Disneyland’da keyifle geçirdik; Buzz ile resim çektirdik, araba kullandık, masal dünyasında gezdik, üç boyutlu filmler seyrettik, Toy Story’deki askerler ile birlikte talim yaptık, safari gezisine çıktık, dinlendik, yemek yedik… Hava kararırken yine taksiyle otelimize döndük.

    Akşam yemeği vakti yaklaşırken ve bir gün önce doymadan kalktığımız restorana ödediğimiz bedel hala kalbimizi sızlatırken, otelimize 20 metre mesafedeki İtalyan restoranını keşfettik. Bu mekanı önceki akşam kaçırdığımıza hayıflandık. Restoranda 8 kişilik kocaman bir masa etrafına bir güzel yerleşip kıtlıktan çıkmışçasına sipariş verdik. Yemekler çok leziz, biz de hala açtık… Utanmadık, birer porsiyon daha yemek söyledik. 🙂 Tatlılarımızı beklerken bize servis yapan bayan garsona aşçıyı can-ı yürekten tebrik ettiğimizi söyleyerek teşekkür ettim. Ve ne oldu biliyor musunuz? Tatlılarımızı aşçının kendisi bize servis etti! Meğer bu kadar büyük iştahla yaptığı yemekleri yiyen bizlerle tanışmak istemiş. 🙂 Bu vesile ile hayatımızda bir ilke imza atmış olduk; biz aşçıyı, aşçı da bizi tebrik etti. Ertesi gün yine gelmek üzere söz vererek dinlemek ve ertesi güne hazırlanmak üzere otelimize yürüdük.  

    Hong Kong’daki ikinci günümüze eşimin belinin tutulması ile biraz tatsız başlasak da otel müdürünün yönlendirmesiyle satın almış olduğumuz ilaçlar sorunun çabuk çözümlenmesini sağladı. Kahvaltının ardından Ocean Park’a gitmek üzere yine taksilere binip yola çıktık.

    Ocean Park, Hong Kong Adası’nın güneyinde bulunuyor. Hong Kong Adası’na giderken taksiler ile denizin altına inşa edilmiş olan tünelden de geçmiş olduk.  Taksilerden indiğimiz alandan Ocean Park’a gidebilmek için bindiğimiz teleferik ve altımızdaki manzara bizi kendimizden geçirmeye yetti. Parka yaklaştıkça heyecanımız gittikçe artıyordu.

    Ufak çocukları ile seyahat eden ancak yanlarında bebek puseti bulunmayan ziyaretçilere parkın girişindeki Misafir Hizmetleri’nden üç tekerlekli bir puset kiralamalarını öneririm. Benim ufak oğlum pusete binecek kadar küçük yaşta olmasa da ben yaptım, iyi ki de yapmışım. Zira parkta gezmek çocuklar için çok yorucu olabiliyor. İki miniği pusetlere oturtup derhal keşfe koyulduk.

    • Parkta ilk olarak hayvanat bahçesini gezdik.
    • Sonra ben büyük bir cesaret göstererek Hair Raiser denilen roller coaster’a bindim, aklım başımdan gitti diyebilirim.
    • Oradan lunaparka benzer bir alana geldik. Burada çocuklarımız attıkları isabetli basketbol atışları sayesinde etkinlik alanında bulunan neredeyse tüm oyuncakları topladılar. Böylece İstanbul’a döndüğümüzde sevdiğimiz arkadaşlarımıza vereceğimiz birçok Hong Kong oyuncağımız oldu. 🙂 
    • Daha sonra foklar ve yunus gösterilerini seyredeceğimiz Pasific Pier’e doğru ilerledik. Yorulduğunuz veya parkta gideceğiniz bir sonraki yer size uzak geldiği anda parkın içinde yer alan tramvay sistemi ile birçok noktaya ulaşabiliyorsunuz, aklınızda bulunsun.
    • Rainforest bölümünde bindiğimiz botta gezerken bir güzel ıslandık, bu yetmedi bir daha girip bir daha ıslandık. 🙂 Bu nedenle bu bölümü ziyaretiniz öncesi eğer yanınızda getirmediyseniz mutlaka oradan bir yağmurluk satın almanızı öneriyorum.
    • Parkın muhteşem manzarasını seyretmek isterseniz mutlaka Ocean Park Tower’i ziyaret edin. Burada yerden 72 metre yükseğe çıkıp manzaranın keyfine varabilir hatta ziyaret edeceğiniz bir sonraki durağı kuşbakışı seyredebilirsiniz.   
    • Yirmi kat yukarıdan aşağıya hızlı düşüş deneyimi yaşamak isteyenler için Abyss’i öneririm, tabi çığlıkları duyup yine de denemek ister misiniz, bilemem. 🙂
    • Parkın muhteşem manzarasını seyredebileceğiniz bir diğer yer ise elbette Ferris Wheel, yani dönme dolap…
    • Adrenalin düşkünleri için parktaki en doğru adreslerden biri, Mine Train. O vagonların içinde 85 metreden yere neredeyse yapışacak şekilde bir hızla gitmek inanılmaz bir adrenaline sebep oluyor, mutlaka deneyin. 🙂

    Hong Kong’daki ikinci günümüzde Ocean Park’ta tüm bunları deneyimleyip havanın kararmasına doğru tatlı bir yorgunluk ile taksilerimizi çağırıp otelimize doğru yola koyulduk.  Vee tahmin edebileceğiniz gibi akşam yemeğimizi, bir gün önce gittiğimiz o İtalyan restoranında afiyetle yedik.

    İkinci günümüzün akşamı hepimiz yeterince yorulmuştuk ama biz bayanların mutlaka gitmesi gereken bir yer daha vardı: Stanley Market! Hemen bir taksi çağırıp yola koyulduk. Burası oyuncaktan kıyafete, ayakkabıdan bavula, yemekten hediyelik eşyalara kadar birçok şeyin satıldığı bir pazar yeri… Turistlerin de uğrak yerlerinden… Ne alırsanız alın mutlaka pazarlık yapmanızı, hatta pazarlığa yarı fiyatına yakın bir fiyattan başlamanızı tavsiye ediyorum. 

    Hong Kong’daki son günümüzü Lantau Adası’nda bulunan Big Buddha’yı ziyarete ayırmıştık.  Maalesef Big Buddha’ya ulaşım biraz zahmetli. Önce metroya, ardından teleferiğe binmek gerekiyor. Böylece biz de Hong Kong’daki son günümüzde metroyu kullanma fırsatı bulmuş olduk. İki tavsiye: Teleferik bileti almak için kuyrukta beklememek adına – bayağı uzun bir kuyruk oluyor – biletinizi gidiş/dönüş olarak otelinizden alın (fiyatlar aynı) ve yola çıkarken sıkı giyinin! Teleferik ile seyahat, hele ki sabahın o erken saatlerinde, oldukça soğuk oluyor. Teleferik yavaş hareket ettiğinden yolculuk epey uzun sürüyor (yaklaşık 30 dakika). Yol boyunca eşsiz manzaralar göreceksiniz ama yükseklik korkusu olanlara pek önermem.

    Taaaa uzaklardayken Big Buddha nihayet göründüğünde bayağı heyecanlandık. O kadar uzaktan bu kadar büyük görünüyor ise demek ki gerçekten büyük olmalı diye düşündük.

    Teleferikten indiğimiz yerin adı “Ngong Ping 360”. Kalabalıkla birlikte yukarı doğru yürürken sağlı sollu bir sürü sevimli dükkandan alışveriş yapmayı da ihmal etmedik elbette. Burayı kış aylarında ziyaret ediyorsanız ve yanınızda atkı yoksa bu dükkanların birinden atkı almayı ihmal etmeyin, biz çocuklarımız için aldık. 🙂

    Dünyanın açık alandaki en büyük Buda heykeline (26 metre yüksekliğinde) yaklaşmaya az kalmıştı. Uzun süre yürüdükten sonra heykeli daha yakından görebilmek için yüzlerce basamağı (yanlış hatırlamıyorsam 285 basamak !!!) çıkmak zorunda olduğumuzu öğrenince ufak bir mola verdik ve sonrasında tüm enerjimizle basamakları tırmandık. Elbette burada çocuklarımızı tekrar tebrik etmek lazım, çünkü sadece 2 kere daha mola verip en tepeye kadar çıkmayı başardılar. 🙂

    Yukarı ulaşınca Big Buddha ile resim çektirdik, manzaranın keyfini çıkardık, meditasyon yapanları seyrettik ve çıktığımız mesafeyi kuşbakışı görüp hayretler içinde kaldık.

    Dönüş yolunda teleferikten indiğimiz yerde birçok ünlü markanın outlet mağazaları olduğunu gördük ancak uçağa yetişmek zorunda olduğumuzdan maalesef buraları ziyaret edemedik.

    Hong Kong’da geçirdiğimiz bu 4 günün ardından bir şehri daha çocuklar ile sorunsuz gezmenin verdiği tatlı huzur ile uçağımıza binerek İstanbul’a doğru yola koyulduk. Aklımızda gördüğümüz yerler, gezdiğimiz tertemiz caddeler, boyunlarımızı ağrıtan gökdelenler, tema parklardaki eğlencemiz, Çin’de olmamıza rağmen yediğimiz nefis İtalyan yemekleri :), yaptığımız elektronik alışverişleri, gözümüzü şenlendiren sahildeki ışık gösterisi… İyi ki gitmişiz!

    *Blogumuzda yer alan bu yazının tarihi bazı güncellemelerden dolayı yeni görünüyor olabilir. Yazının içeriği yazarın kendi görüşünü yansıtmaktadır ve yazıda yer alan fiyat, ulaşım gibi bazı bilgilerin değişmiş olması mümkündür. Göz önünde bulundurmanızı rica ederiz.

    Bunlar da var!