More
    Ana SayfaSeyahat fikirleriTrendJames Bond şehirleri: Bond filmlerinin ikonik çekim yerleri part 3

    James Bond şehirleri: Bond filmlerinin ikonik çekim yerleri part 3

    Sinema tarihinin en ikonik ajanı James Bond ile çıktığımız dünya turuna devam ediyoruz. Londra, İstanbul, Venedik ve Hong Kong ile başladığımız serinin ilk bölümünü buradan, Meksika ve Tokyo gibi duraklara uğradığımız ikinci bölümünü ise buradan okuyabilirsiniz. Peki Bond efsanesinin köklerine inmeye hazır mısınız? Üçüncü durağımızda antik ile modernin, gerçek ile kurgunun buluştuğu dört farklı diyara gidiyoruz.

    Turkish Airlines Blog
    Turkish Airlines Blog

    Yazar ekibimiz tarafından yönetilen bu hesapla, seyahat tutkunları ve keşif meraklılarının keyif alacağı blog içerikleri üretiyoruz.

    Özenle hazırladığımız içeriklerimiz aracılığıyla ilham vermeyi, bilgilendirmeyi, heyecanlandırmayı, eğlendirmeyi ve küçük ipuçları ile yolculuğunuzu kolaylaştırmayı amaçlıyoruz. Aynı zamanda yola çıkmanın yenileyici ve özgürleştiriciliğini sizlere tekrar hatırlatmak istiyoruz.

    Çünkü Tolstoy'un dediği gibi: “Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar; Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir...”


    Matera: Antik şehirde modern bir macera

    İtalya’nın Matera şehrindeki taş evlerden oluşan tarihî eski şehir manzarası
    İtalya’nın Matera şehrindeki taş evlerden oluşan tarihî eski şehir manzarası

    Güney İtalya’nın Basilicata bölgesinde yer alan Matera, tarihî kaya evleri ve mağara yerleşimleriyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan benzersiz bir şehir. İşte bu masalsı şehir, 25. Bond filmi No Time To Die ile birlikte aksiyon dolu bir sahneye ev sahipliği yaptı. Daniel Craig’in Bond’a son kez hayat verdiği filmin açılış sekansı, Matera’nın labirenti andıran dar sokaklarında geçiyor. Bond’un aşkı Madeleine Swann ile birlikte huzur arayışıyla geldiği bu kadim şehir, kısa sürede kaos ve tehlikeye sahne oluyor. Filmde Bond, eski aşkı Vesper Lynd’in mezarını ziyaret etmek için yüksek bir köprüden karşıya geçiyor ve tam o anda gerçekleşen patlamayla kendini amansız bir kovalamacanın içinde buluyor. Ardından, Aston Martin DB5 aracıyla Matera meydanlarında düşmanlarına karşı nefes kesen bir mücadele veriyor. Özellikle Piazza San Pietro Caveoso civarında Bond’un klasik DB5’i ile yaptığı 360 derecelik dönüş ve farların arkasından çıkan makineli tüfeklerle etrafa mermi yağdırdığı sahne, modern Bond filmlerinin en unutulmaz anlarından biri. Bu kovalamaca sırasında Matera’nın sarp taş duvarları, merdivenli geçitleri ve Sassi adı verilen tarihî mahalleleri adeta filmin isimsiz bir karakteri hâline geliyor.

    Matera’da çekilen sahneler, perde arkasında da ilginç detaylar barındırıyor. Tarihî kentin dar ve kaygan taş sokaklarında araç kovalamacası çekmek kolay olmamış. Yapım ekibi, Bond’un motosikletle dik bir rampadan hızla yükselip bir taş duvarın üzerinden atladığı o akıl almaz sıçrayışı güvenle çekebilmek için sokaklara yaklaşık 32.000 litre meşrubat dökmüş. Kuruyunca yapışkan bir tabaka bırakan meşrubat sayesinde motosikletin tekerlekleri kaygan zeminde tutunabildi ve sürücü 60 mil/saat hızla 7.6 metrelik rampayı aşarak güvenli bir iniş yapabildi. No Time To Die sonrası Matera uluslararası bir cazibe merkezine dönüştü. Bir rehberin anlattığına göre, şehre gelen turistlerin üçte biri artık sadece Bond filmi sayesinde burayı merak edip ziyaret ediyor. Daha önce The Passion of the Christ gibi filmlere de set olan Matera, Bond sayesinde popülerliğini katlayarak tam anlamıyla “set-jetting” akımının yıldız destinasyonlarından biri hâline geldi.

    Matera, antik atmosferi ve sinematik ünüyle gezginleri kendine çekiyor. Şehrin “Sassi” bölgesinde dolaşırken filmdeki kovalamacanın izlerini sürmek mümkün. Via Muro gibi sokaklarda Bond’un geçtiği güzergâhları yürüyebilir, tarihî mağara kiliselerini ve taş evleri keşfedebilirsiniz. Eğer James Bond’un izinden Matera sokaklarını arşınlamak isterseniz, Matera’ya en yakın havalimanı Bari’de. Bari uçak bileti alarak bu büyülü şehre ulaşabilirsiniz. Ardından Matera’nın daracık yollarında, her köşede bir film karesi canlanacakmış gibi hissederek gezinmenin tadını çıkarın.


    Kahire: Piramitlerin gölgesinde casusluk

    Mısır çöllerinde heybetle yükselen Giza Nekropolü
    Mısır çöllerinde heybetle yükselen Giza Nekropolü

    Mısır’ın başkenti Kahire, Doğu ile Batı’nın tarihsel buluşma noktalarından biri olarak Bond filmlerinde de özel bir yer edindi. Özellikle 1977 yapımı The Spy Who Loved Me filmi Soğuk Savaş döneminin egzotik casusluk atmosferini Kahire’nin mistik mekânlarında ölümsüzleştirdi. Roger Moore’un canlandırdığı Bond, filmde mikrofilm peşindeki görevinde Kahire’ye adım atar ve burada unutulmaz sahneler yaşanır. Şehrin en ikonik silueti olan Gize Piramitleri, filmin doruk noktalarından birine ev sahipliği yapıyor. Bond ve Sovyet ajanı Amasova, piramitlerin önündeki gece düzenlenen ses ve ışık gösterisine katılırlar. Binlerce yıllık piramitler ışıklarla aydınlatılırken, Bond gizlice buluşmaya çalıştığı bağlantısının katledilmesine tanık olur. Dev silüetlerin arasındaki bu kovalamaca sırasında Jaws adlı ünlü kötü karakter ilk kez ortaya çıkar ve piramitlerin ürpertici gölgeleri arasında Bond’a saldırır. Bu sahne, gerçek mekânda Piramitler Nekropolü bölgesinde çekilmiş ve halen her akşam farklı dillerde düzenlenen ses-ışık gösterileriyle aynı atmosfer korunuyor. Kahire’ye gelen bir Bond hayranı, Gize’de gece düzenlenen bu gösteriye katıldığında, bu eşsiz sahneyi bizzat deneyimleyebilir.

    Bond’un Mısır serüveni Kahire ile sınırlı kalmıyor, Nil boyunca güneydeki kadim şehirlere dek uzanıyor. The Spy Who Loved Me filminde Bond ve Amasova, ipuçlarını takip ederek Luksor kentine giderler. Burada, tarihin en büyük tapınak komplekslerinden olan Karnak Tapınağı’nın dev sütunları arasında Jaws ile kovalamaca devam eder. Gece karanlığında Karnak’ın Büyük Hipostil Salonu’nda saklanan Bond, 134 dev sütunun labirenti andıran düzeni içinde ölümcül bir saklambaç oynar. Karnak, 2000 yıl boyunca inşa edilmiş muazzam bir tapınaklar şehridir ve filmdeki sahne, antik dünyanın görkemini Bond’un aksiyonuyla bir araya getirir. Luksor’daki bu sekans, antik Mısır’ın gizemli havasını modern bir casusluk hikâyesine yansıtarak Bond filmlerinin unutulmazları arasına girdi.

    Filmin Mısır’daki zirve noktası ise Kahire’nin oldukça güneyinde, Aswan yakınlarında gerçekleşir. Bond ile Sovyetler’in MI6 eşdeğeri KGB’nin iş birliği yaptığı sahnede buluşma noktası olarak Abu Simbel Tapınağı seçilir. Firavun II. Ramses’in dev kaya tapınağı Abu Simbel’in dört büyük heykelinin ardında, Nil Nehri kıyısındaki bu görkemli mekânda Bond, M ve Rus General Gogol strateji belirlerler. Gerçekte de devasa Abu Simbel tapınakları, baraj suları altında kalmaması için 1960’larda parça parça taşınıp yeniden kurulmuş mühendislik harikası yapılar olarak biliniyor.

    Kahire ve genel olarak Mısır, The Spy Who Loved Me sayesinde Bond evrenine unutulmaz görüntüler armağan etti. Film sonrası dönemde, Kahire’ye gelen turistler Bond’un izini sürebilecekleri pek çok nokta bulabiliyor. Örneğin Kahire’deki Khan el-Khalili Çarşısı ve Moezz Caddesi civarı, filmde görülen pazar yerlerini hatırlatır şekilde hâlâ otantik canlılığını koruyor. Bond’un filmde kullandığı Gayer-Anderson Müze Evi ve İbn Tolun Camii civarını gezerek 007’nin adımlarını takip edebilirsiniz. Ayrıca Kahire’den Luksor’a bir tren yolculuğu yapıp Karnak’ta gün batımını izlemek, ya da Aswan’dan Abu Simbel’e küçük bir uçuşla ulaşıp tapınakları gezmek, bir Bond hayranı için alternatif seçenekler arasında. Doğu’nun bu mistik şehrini Bond’un gözünden deneyimlemek isterseniz, Kahire uçak bileti alarak maceranıza başlayabilir; piramitlerin gölgesinde hem tarihe hem sinemaya tanıklık edebilirsiniz.


    Jamaika: 007’nin doğduğu cennet

    Jamaika’nın tropikal kıyılarında, turkuaz Karayip Denizi ve beyaz kumsallarla çevrili güneşli bir plaj manzarası

    James Bond efsanesinin gerçek dünyadaki doğum yeri sorulsa, cevap tartışmasız Jamaika olurdu. Karayipler’in bu tropik cenneti, hem Bond karakterinin yaratıcısı Ian Fleming’in ilham yurdu, hem de ilk Bond filminin çekim mekânı. 1950’lerde Ian Fleming, her yıl kış aylarını geçireceği ve yeni ajan romanlarını yazacağı bir yer ararken, arkadaşı Noel Coward ona Jamaika’yı önerdi. Fleming bu büyülü adaya hayran kaldı ve kuzey kıyısındaki Oracabessa bölgesinde kendine ait bir arazi satın alarak Goldeneye adını verdiği evini inşa etti. Fleming, 1952’de ilk Bond romanı Casino Royale’i burada kaleme aldı ve sonraki tüm Bond hikâyelerini de bu evde yazmaya devam etti. Hatta Fleming’in yarattığı 007 karakterinin ismini bile Jamaika’da sıkça gözlemlediği kuşlardan esinlenerek bulduğu söylenir. İşte bu edebi başlangıç noktası, 1962’de beyaz perdede bir efsanenin doğmasına sahne oldu: İlk Bond filmi Dr. No’nun büyük bölümü Jamaika’da çekildi.

    Dr. No (1962), Sean Connery’nin Bond olarak görüldüğü ilk film olmasıyla tarihe geçti ve Jamaika’nın doğal güzelliklerini dünya ile tanıştırdı. Filmde İngiliz ajan 007, Karayipler’deki kurgusal Crab Key adasında Doktor No’nun planlarını durdurmaya çalışır. Bu kurgusal ada aslında Jamaika’da bir dizi gerçek mekânın birleşimiydi. Örneğin Bond’un CIA ajanı Quarrel ile tekneyle kıyıya çıktığı yer, Ocho Rios yakınlarındaki yemyeşil şelaleler bölgesiydi. Ardından sinema tarihinin belki de en ikonik sahnelerinden biri gelir: Honey Ryder karakteri denizden çıkıp kumsala doğru yürürken Bond ile karşılaşır. Bu sahne, Jamaika’nın büyüleyici bir plajında, arkada küçük bir şelalenin döküldüğü Laughing Waters Beach adlı yerde çekildi. Arka plandaki şelaleler, Ocho Rios’un hemen batısındaki Dunn’s River Falls’un denize dökülen kollarıdır ve bugün hâlâ binlerce turistin ziyaret ettiği bir doğa harikasıdır. Ursula Andress’ın suyun içinden çıkıp “Underneath the Mango Tree” şarkısını mırıldandığı o an, Bond serisinin hafızalara kazınan karelerinden biri oldu ve Jamaika’nın turkuaz suları ile beyaz kumsallarını milyonlara tanıttı. İlk Bond filminin neredeyse tamamının Jamaika’da çekilmiş olması, 007 ile bu adayı ayrılmaz bir ikili hâline getirdi.

    Sean Connery’li ilk dönemin ardından da Jamaika, Bond evreninde tekrar göründü. 1973 yapımı Live and Let Die filminde Roger Moore’un canlandırdığı Bond, yine Karayiplerde bir görev peşindedir. Hikâyede Bond, kurgusal San Monique adasında Voodoo’yu da işin içine alan bir suç örgütünü çökertmeye çalışır. Bu San Monique adasının sahneleri de aslında Jamaika’da çekilmiş. Özellikle filmde Bond’un timsah dolu bir çiftlikten kaçmak için timsahların sırtından sekerek karşıya geçtiği sahne unutulmazdır. Bu çekimler Jamaika’daki bir timsah çiftliğinde, gerçek timsah eğiticisi Ross Kananga’nın yardımıyla gerçekleştirilmiş. Live and Let Die ayrıca Montego Bay civarında geçen bir çift katlı otobüs kovalamacası ve adanın batısında geçen heyecanlı sahneler içeriyor. 1970’lerin Jamaika manzaraları, Bond’un tropik maceralarına renk katan önemli unsurlardan biri olmuştu.

    Aradan yıllar geçip Bond karakteri farklı oyuncularla yeni maceralara atıldıktan sonra, seri Fleming’in mirasına bir saygı duruşu niteliğinde Jamaika’ya geri döndü. No Time To Die filminde 007’yi görevi bıraktıktan sonra Jamaika’da emeklilik hayatı sürerken görüyoruz. Bu, bir bakıma daireyi tamamlayan bir hikâye detayıydı: Bond, ilk filmde görevle geldiği Jamaika’da en sonunda huzur bulmaya çalışıyordu. Filmde Bond’un sahil kenarındaki mütevazı evinin olduğu yer olarak Port Antonio civarı seçildi. Yapımcılar, Port Antonio yakınlarındaki San San bölgesinde okyanus kenarında ahşap bir ev inşa ederek Bond’un inziva evini yarattılar. Palmiyelerle çevrili, dalga seslerinden başka sesin olmadığı bu evde Bond emekliliğin tadını çıkarıyordu, ta ki eski dostu Felix Leiter onu yeni bir göreve çağırmaya gelene kadar.

    Jamaika’nın Bond efsanesindeki yerini özel kılan sadece filmler değil, aynı zamanda gerçek hayat anıları. Ian Fleming’in Goldeneye adını verdiği evi, bugün hala tüm görkemiyle ayakta ve lüks bir tatil tesisi olarak hizmet veriyor. Goldeneye Hotel & Resort adını taşıyan bu tesis, konuklarına Fleming’in yazı masası da dahil olmak üzere tarihî detaylarla dolu bir ortam sunuyor. Hatta adada Fleming’in yakın dostu Noel Coward’ın evi Firefly da müze olarak gezilebiliyor. Jamaika’ya giden bir Bond tutkunu için yapılacaklar listesi epey kabarık: Ocho Rios’ta Dunn’s River Falls şelalelerine tırmanmak, Laughing Waters plajında denize girip Ursula Andress’ın çıktığı suları hayal etmek, Kingston’da filmdeki kulüp ve liman bölgelerinde dolaşmak ve elbette Goldeneye’da konaklayıp Bond’un doğduğu esintileri hissetmek bunlardan sadece birkaçı. Her köşesi ayrı bir doğal güzelliğe sahip bu ada, Bond severleri hem sinematografik hem de edebî bir yolculuğa davet ediyor.


    İskoçya: 007’nin sisli mirası

    İskoçya'nın Highlands bölgesinde bulunan ve James Bond Skyfall filminin çekildiği yer olarak ünlenen Glen Etive vadisi
    İskoçya’nın Highlands bölgesinde bulunan ve James Bond Skyfall filminin çekildiği yer olarak ünlenen Glen Etive vadisi

    James Bond denince akla egzotik şehirler, tropik adalar veya büyük metropoller gelse de karakterin özünde İskoç kökleri yatar. Serinin yazarı Ian Fleming, ilk Bond romanlarında bu detaya yer vermemiş olsa da, İskoç aktör Sean Connery’nin 007’yi canlandırmadaki başarısından öyle etkilenmişti ki Bond’a sonradan İskoç bir soy geçmişi ekledi. You Only Live Twice romanında Fleming, Bond’un babasının İskoçya Glencoe’lu Andrew Bond olduğunu ve Bond’un gençlik yıllarında Edinburgh’daki Fettes Koleji’nde eğitim gördüğünü yazar. Yani Bond’un kağıt üzerindeki nüfusu, Britanya’nın kuzeyindeki sisli yaylalara dayanır. Bu edebî ayrıntı, yıllar sonra sinema perdesinde muhteşem bir şekilde karşılığını buldu. 2012 yapımı Skyfall filminde, Daniel Craig’in canlandırdığı Bond, köklerine geri dönerek çocukluğunun geçtiği İskoçya’daki aile malikânesine gider. Skyfall Malikanesi adı verilen bu ıssız konak, İskoçya’nın göz alabildiğine uzanan dağları ve bataklık arazileri ortasında, yalnız ve hüzünlü bir yapıdır. Filmde Bond, M’i burada saklayarak düşmanlarıyla son bir hesaplaşmaya girer. Glen Coe bölgesinin nefes kesici manzaraları fonunda geçen bu final, Bond serisinin en duygusal ve destansı sekanslarından biri olarak hafızalara kazındı. Gerçekte Skyfall Malikanesi için gereken yapı, İngiltere’de bir arazide özellikle inşa edilmişti; ancak filmde kullanılan yol ve çevre çekimleri gerçek Glen Coe ve komşu Glen Etive vadilerinde yapıldı. Bond’un klasik Aston Martin DB5’iyle sislerin arasından ilerleyip virajlı bir yolda durduğu ve “Hoş geldin, İskoçya” dediği sahne, bugün Glen Etive yolunda turistler tarafından bulunup fotoğraflanan bir nokta. İskoçya’nın vahşi doğası, Skyfall filminde adeta bir karaktere dönüşerek Bond’un geçmişinin hesaplaştığı mekân oldu.

    İskoçya, Bond filmlerinde sadece Skyfall ile değil, farklı vesilelerle de boy gösterdi. 1999 yapımı The World Is Not Enough filminde MI6 merkez binası Londra’da bombalanınca, MI6’in geçici karargâhı İskoçya’ya taşınır. Filmde Bond ve M’in, Eilean Donan Kalesi’nde kurulan geçici merkezde görev planladığı görülür. Gerçek hayatta da İskoçya’nın en çok fotoğraflanan tarihî yerlerinden olan bu Orta Çağ kalesi, Bond evrenine hoş bir gönderme olarak dahil edilmiştir.

    İskoçya’nın sinematik kullanımlarından bir diğeri, serinin hayranlarını şaşırtan bir gerçektir: From Russia With Love filminde Bond ve Tatiana’nın Türkiye’de teknede kaçtığı final sahnesi aslında Türkiye’de değil, İskoçya’daki Loch Craignish gölünde çekilmiştir. Yapım ekibi, o dönem teknik zorluklar nedeniyle bu aksiyon dolu tekne kovalamacasını İskoçya’da kaydetmeyi tercih etmiş ve filmde ustalıkla Türkiye olarak yansıtmıştır. Yani 007’nin yolu, farkında olmasak da daha ilk filmlerden İskoçya’ya düşmüştü bile.

    İskoçya, Bond’un ruhunu yansıtan çetin ve asil doğasıyla, seride göründüğü her anda güçlü bir iz bırakıyor. Günümüzde İskoçya’ya giden Bond hayranları, Highlands olarak anılan yüksek bölgelerde Bond turları yapabiliyor. Özellikle Glen Coe’da Bond’un filmde durup manzarayı seyrettiği noktayı ziyaret etmek, oradaki temiz havayı solurken Skyfall atmosferini iliklerinde hissetmek birçok seyahatseverin listesinde. Eğer siz de Bond’un izini İskoçya’nın puslu tepelerinde sürmek isterseniz, İskoçya uçak bileti alarak bu eşsiz coğrafyaya adım atabilirsiniz. Unutmayın, 007 için dünya bir oyun sahnesi ve İskoçya da bu sahnenin en dramatik dekorlarından biri.

    Bond filmlerinin izinde gerçekleştirdiğimiz bu üçüncü bölümde, Matera, Kahire, Jamaika ve İskoçya’yı keşfettik. Her biri, efsaneye kendine özgü bir doku kattı. James Bond’un dünyası elbette bu duraklarla sınırlı değil, ancak Matera’dan İskoçya’ya uzanan bu macera ile Bond dosyası için ‘görev tamamlandı’ diyoruz. Elbette keşif tutkusu baki. Bir başka seride bir başka karakterin peşine düşüp bambaşka şehirlerin öykülerine yol almaya devam edeceğiz.

    *Blogumuzda yer alan bu yazının tarihi bazı güncellemelerden dolayı yeni görünüyor olabilir. Yazının içeriği yazarın kendi görüşünü yansıtmaktadır ve yazıda yer alan fiyat, ulaşım gibi bazı bilgilerin değişmiş olması mümkündür. Göz önünde bulundurmanızı rica ederiz.

    Bunlar da var!