More
    Ana SayfaSeyahat fikirleriTrendThe Fall çekim yerleri: Masalsı bir dünyaya yolculuk

    The Fall çekim yerleri: Masalsı bir dünyaya yolculuk

    Tarsem Singh imzalı 2006 yapımı The Fall, izleyicileri bir rüya alemi ile gerçek dünya arasında büyülü bir yolculuğa çıkarıyor. Görsel olarak çarpıcı bu film, yönetmenin 20’den fazla ülkeye uzanan arayışı sonucunda gerçek mekânlarda çekilmiş sahnelerle dolu. Tamamı gerçek lokasyonlarda kaydedilen görüntüler adeta bir seyahatname gibi, izleyeni kıtalar ve kültürler arasında gezdiriyor.

    Filmin açılışından finaline dek hissedilen masalsı atmosfer, küçük bir kız çocuğunun sınırsız hayal gücü ve bir dublörün anlatımıyla birleşerek sinematografik bir şölen yaratıyor. Şimdi, The Fall’un büyülü dünyasına adım atma zamanı.

    Turkish Airlines Blog
    Turkish Airlines Blog

    Yazar ekibimiz tarafından yönetilen bu hesapla, seyahat tutkunları ve keşif meraklılarının keyif alacağı blog içerikleri üretiyoruz.

    Özenle hazırladığımız içeriklerimiz aracılığıyla ilham vermeyi, bilgilendirmeyi, heyecanlandırmayı, eğlendirmeyi ve küçük ipuçları ile yolculuğunuzu kolaylaştırmayı amaçlıyoruz. Aynı zamanda yola çıkmanın yenileyici ve özgürleştiriciliğini sizlere tekrar hatırlatmak istiyoruz.

    Çünkü Tolstoy'un dediği gibi: “Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar; Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir...”


    The Fall neyi anlatıyor?

    Filmin baş karakterlerinden biri olan Alexandria’nın portakal bahçesinde düşmesi sonucu olaylar gelişiyor.
    Filmin baş karakterlerinden biri olan Alexandria’nın portakal bahçesinde düşmesi sonucu olaylar gelişiyor.

    The Fall, 1915 Los Angeles’ında aynı hastanede yatan dublör Roy ile küçük Alexandria’nın kurduğu hayal ortaklığından doğan bir masal gerçeğe karışırken hikâye anlatmanın iyileştirici gücünü hatırlatıyor. Roy’un anlattığı epik öyküdeki kahramanlar ve Vali Odious, Alexandria’nın zihninde hastanedeki insanlarla yer değiştiriyor ve masalın kaderi küçük kızın itirazlarıyla yön değiştiriyor.

    Tarsem Singh bu özdüşünümsel anlatıyı doğaçlamanın doğal akışı, gerçek mekânlarda çekilmiş büyüleyici görüntüler ve Eiko Ishioka’nın unutulmaz kostümleriyle görsel bir şölene dönüştürüyor. Beethoven’ın 7. Senfonisi ise filmin duygu dünyasına zarif bir ritim ekleyerek gerçek ile masal arasındaki o büyülü geçişi tamamlıyor. Kısacası The Fall, acıyla umut arasındaki köprüyü hayal gücünün sınır tanımazlığıyla kuran masalsı bir yolculuk sunuyor.


    The Fall çekim yerleri

    Film, Hindistan’dan İtalya’ya, Güney Afrika’dan Endonezya’ya uzanan bir coğrafi yelpazede, 24 ülkede çekilen görüntüleri harmanlıyor. Yönetmen, reklam filmi projelerini bile lokasyon keşif gezileriyle birleştirerek aradığı mükemmel mekânları bulmuş ve her sahneye uygun gerçek bir yer seçmiş. Bu sayede filmde gördüğümüz her saray, her çöl, her tapınak ve her şehir, kendi başına bir hikâyeye sahip gerçek destinasyonlardan oluşuyor.

    Filmde sıkça vurgulanan tema, gerçek dünyadaki acı ve mutlulukların masalsı bir diyarla aynalanması olduğundan, seçilen lokasyonlar da anlatıyı güçlendiren sembolik roller üstleniyor.

    Örneğin sıcak iklimli turuncu bir çöl, kahramanların çaresizliğini veya arayışını temsil ederken, masalsı bir saray umudu ve sığınağı temsil edebiliyor. Şimdi, The Fall’un sinematografik dünyasını eşsiz kılan ikonik yapıların ve doğal manzaraların bazılarını inceleyelim.

    Sossusvlei ve Dead Vlei, Namibya

    Namib Çölü'nde, beyaz killi zeminde duran kurumuş, kararmış ağaçlar.
    Namib Çölü’nde, beyaz killi zeminde duran kurumuş, kararmış ağaçlar

    Masal diyarının en çarpıcı sahnelerinden biri, çölün ortasında kurumuş ağaçların yükseldiği hayaletimsi bir düzlükte geçiyor. İşte bu sahne, Namibya’nın Namib-Naukluft Ulusal Parkı içindeki Dead Vlei adlı yerde çekilmiş.

    Dead Vlei, bin yıl önce yaşanan iklim değişikliğiyle kurumuş, bembeyaz kil zeminli bir vahanın adı. Zamanında bölgeye su taşıyan nehir kuruyup kumullar tarafından kesildiğinde, burada yetişen deve diken akasya ağaçları susuzluktan ölmüş ancak çürümeden kalmışlar. Yaklaşık 600-700 yıllık bu ağaç iskeletleri, kavurucu güneş altında kömür karası bir renk almış ve sapasağlam ayakta duruyor.

    Dünyanın en yüksek kum tepelerinden bazılarıyla çevrili Dead Vlei, gerçeküstü bir manzara sunuyor. Filmde de gizemli karakterin bir ağaç kovuğundan çıkarak kahramanlara katıldığı sahne, Dead Vlei’nin bu tekinsiz güzelliği sayesinde akıllardan çıkmıyor.

    Dead Vlei’nin hemen yakınında, bölgenin adı kaynağı olan Sossusvlei bulunuyor. Sossusvlei, çevresini saran dev kum tepeleriyle ünlü bir diğer kuru vaha. “Vlei” Afrikaan dilinde göl/bataklık demek fakat buralar çoğunlukla yılın her dönemi kupkuru. The Fall’da kullanılan geniş çöl çekimlerinin bir kısmı Sossusvlei’nin devasa kızıl kumulları üzerinde yapılmış.

    Burası aynı zamanda “Big Daddy Dune” adı verilen yaklaşık 350 metreyi aşan yüksekliğiyle dünyanın en büyük kum tepelerinden birine ev sahipliği yapıyor.

    Seyahat önerisi: Sossusvlei ve Dead Vlei, macera tutkunları için ömür boyu unutulmayacak rotalar. Rengi gün içinde kırmızıdan altına dönen kumları çıplak ayakla hissetmek, çöl gecelerinde yıldızları izlemek bambaşka bir deneyim.

    Chand Baori, Abhaneri, Hindistan

    Hindistan'daki Chand Baori'nin, derin bir kuyuya inen, simetrik olarak düzenlenmiş yüzlerce basamaktan oluşan etkileyici geometrik yapısı.
    Hindistan’daki Chand Baori’nin, derin bir kuyuya inen, simetrik olarak düzenlenmiş yüzlerce basamaktan oluşan etkileyici geometrik yapısı

    Filmdeki bir sahnede kahramanlarımız, yerin derinliklerine inen büyülü bir merdivenli yapının başında dururlar. Burası, Hindistan’ın Racasthan eyaletinde yaklaşık 1200 yıl önce inşa edilmiş olan Chand Baori adındaki tarihi kuyu, veya daha doğrusu devasa bir basamaklı su sarnıcı.

    Chand Baori, sekiz dokuz kat derinliğe inen, her biri ustalıkla hesaplanmış 3500 dar basamağı ile ünlü. Tam 13 katmanlı ters piramit mimarisiyle yerin yaklaşık 30 metre altına iniyor ve en dipte küçük bir su havzası bulunuyor. Yukarıdan bakıldığında basamakların yarattığı zigzag desen öylesine büyüleyici ki, tam da filmdeki masalsı labirent hissiyatını yaşatıyor.

    The Dark Knight Rises filminde bir hapishane çukuru sahnesi için model olarak kullanılmış. Geometrik mükemmelliği andıran tasarımıyla M.C. Escher’ın çizimlerini andıran Chand Baori, insan zekâsının estetik ve işlevselliği nasıl birleştirebileceğinin muhteşem bir örneği.

    Seyahat önerisi: Chand Baori’yi görmek isteyen gezginler, Jaipur şehirinden yaklaşık 95 km’lik bir yolculukla Abhaneri köyüne ulaşabilir. Sabahın erken saatlerinde veya günbatımına yakın ziyaret, basamakların gölgeleriyle yarattığı deseni daha net görmenizi sağlayabilir.

    Tac Mahal, Agra, Hindistan

    Hindistan'daki Tac Mahal'in beyaz mermer mimarisi, uzun havuzda yansıyor.
    Hindistan’daki Tac Mahal’in beyaz mermer mimarisi, uzun havuzda yansıyor.

    Masalın doruk noktalarından birinde, uzak ufukta beyaz mermerden görkemli bir yapı belirir. Kahramanlarımızın gözünde kutsal bir anlam taşıyan bu yapı, dünyaca ünlü Tac Mahal’den başkası değildir. Filmde Tac Mahal, belki de masalsı hikâyenin uzak diyarlarındaki saray imgesi olarak kısa bir süreliğine görünüyor ancak etkisi güçlü. Saf beyaz ihtişamıyla, tüm kötülüklerin üstesinden gelen bir aşkın ve iyiliğin sembolü gibi.

    Gerçek hayatta Tac Mahal, Babür İmparatoru Şah Cihan’ın en sevdiği eşi Mümtaz Mahal’in anısına 1630’larda yaptırdığı anıtsal bir mozole kompleksi. Tac Mahal’in mimarisi, beyaz mermerden zarif kubbesi, dört köşesindeki ince minareleri ve geometrik bahçe düzenlemesiyle İslam ve Hint mimari üsluplarının muhteşem bir birleşimi. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki bu eser, aynı zamanda dünyanın yeni yedi harikasından biri kabul ediliyor.

    Seyahat önerisi: Tac Mahal’i ziyaret etmek, her gezginin en az bir kez tatması gereken bir deneyim. Şafak vakti veya gün batımında bu anıtın güzelliğine tanık olmak tarif edilemez. Ayrıca Agra’da Tac Mahal dışında Agra Kalesi gibi önemli yapılar da bulunuyor. Siz de Hindistan uçak bileti alarak Yeni Delhi’ye kolayca ulaşabilir, ardından Agra’ya geçerek bu eşsiz mirası yerinde görebilirsiniz.

    Mana Adası ve Kelebek Resifi, Fiji

    Fiji'deki Mana Adası'nın yemyeşil tepeleri, beyaz kumlu plajı ve palmiye ağaçları.
    Fiji’deki Mana Adası’nın yemyeşil tepeleri, beyaz kumlu plajı ve palmiye ağaçları

    Filmde su altında geçen rüya gibi bir sekansta, mercanların ve rengârenk balıkların arasında yüzen bir kahraman görürüz. Bir kelebeğin okyanusa yansıması misali, masalın bu bölümünde görsel olarak büyüleyici bir deniz altı sahnesi yaşatılır. Bu sahne, gerçek dünyada Fiji açıklarındaki Mana adası civarında çekilmiş.

    Pasifik Okyanusu’nun incisi Fiji, 300’den fazla adadan oluşan bir tropik cennet. The Fall için seçilen Kelebek Resifi, Fiji’nin batısındaki Mana Adası yakınlarında, haritalarda bile zor bulunan gizli bir mercan resifi. Haritalardan bakmak isterseniz koordinatları 17°40’20.27″S, 177° 7’53.65″E. Adını, şeklinin bir kelebeği andırmasından veya su altındaki rengârenk canlıların kelebeğe benzer güzelliğinden aldığı rivayet ediliyor.

    Seyahat önerisi: Fiji, balayından macera seyahatine kadar her tür gezgine uygun. Mana Adası’nda mercan resiflerinde şnorkelle dalıp rengârenk balıkları görebilir, akşamları geleneksel ateş dansı gösterilerini izleyebilirsiniz.

    Charles Köprüsü, Prag, Çekya

    Prag’da bulunan Charles Köprüsü'nün, heykeller ve Eski Şehir Köprü Kulesi ile birlikte görünen taş döşemeli bir bölümü.
    Prag’da bulunan Charles Köprüsü’nün, heykeller ve Eski Şehir Köprü Kulesi ile birlikte görünen taş döşemeli bir bölümü

    Avrupa’nın kalbine uzanan masal yolculuğumuzda, The Fall bizi bir anlığına Altın Şehir Prag’a götürüyor. Masalın kahramanları, üzeri barok heykellerle süslü eski bir taş köprüden geçerken görülüyor. Bu ikonik köprü, Prag’ın simgesi Charles Köprüsü. Filmde bu köprü, kahramanların dünyayı dolaşan serüvenlerinin bir durağı olarak sunuluyor.

    Charles Köprüsü, Vltava Nehri üzerinde 14. yüzyılda Kral IV. Karl tarafından yaptırılmış ve Prag’ın Eski Şehir ile Kale bölgesini birleştiriyor. Orta Çağ’ın mühendislik harikalarından biri olarak kabul ediliyor. 516 metre uzunluğundaki bu köprü, gotik tarzda kulelerle korunur ve üzerine 17. ve 18. yüzyıllarda eklenen 30 adet aziz heykeli ile açık hava heykel galerisi gibi.

    Prag, gerçek dünyada da masalsı bir şöhrete sahiptir. Kafka’nın şehri, efsanevi Golem’in sokaklarında dolaştığı, Orta Avrupa’nın en iyi korunmuş tarihi merkezlerinden biri. 9. yüzyılda temelleri atılan Prag Kalesi, dünyanın en büyük antik kalesi ve şehre tepeden bakıyor.

    Seyahat önerisi: Prag’da Charles Köprüsü’nde sabahın erken saatlerinde kalabalık olmadan sisler içindeki heykelleri izlemek büyüleyici. Ardından Eski Şehir Meydanı’nda Astronomik Saat Kulesi’ni görüp, Vltava kıyılarında yürüyüş yapabilirsiniz. Siz de Prag uçak bileti alarak bu masalsı şehri keşfetmeye başlayabilirsiniz.

    Kolezyum ve Capitol Tepesi, Roma, İtalya

    Roma’da dramatik bulutlu bir gökyüzü altında antik Kolezyum'un dış cephesi.
    Roma’da dramatik bulutlu bir gökyüzü altında antik Kolezyum’un dış cephesi

    Masalın bir sahnesinde, arenayı andıran devasa bir yapının silueti ve mermer heykellerle çevrili görkemli bir meydan beliriyor. Bu kareler, bizi Antik Roma’nın kalbine götürüyor. Masal olur da Roma olmaz mı?

    Kolezyum, Roma İmparatorluğu döneminden günümüze kalan en ünlü amfitiyatro. MS 1. yüzyılda imparator Vespasian ve Titus döneminde inşa edilen bu arena, 50 binden fazla seyirci kapasiteli dev bir merkez. Arenanın kısaca görünmesi bile izleyicide güç, ihtişam ama aynı zamanda zalimlik çağrışımı yapıyor, zira Kolezyum, tarihte hem ihtişamlı gösterilere hem de trajedilere tanıklık etmiş.

    Capitol Tepesi ise, Roma’nın yedi tepesinden en önemlisi, antik dönemde Jüpiter Tapınağı’nın bulunduğu kutsal alan. Rönesans döneminde Michelangelo tarafından yeniden düzenlenen Capitol Meydanı, ortasındaki Marcus Aurelius heykeli ve çevresindeki saraylarla şehrin tarihini yansıtıyor. Filmde mermer heykeller, geniş merdivenler ve klasik mimari, masal diyarının imparatorluk boyutunu destekler nitelikte.

    Roma şehri, gerçekte de katman katman tarih barındırıyor. Kolezyum ve Forum kalıntılarıyla antik Roma; Vatikan ve yüzlerce kilisesiyle Hristiyan Roma; barok çeşmeleri ve binlerce heykellerle rönesans Roma’sı. Her adımda farklı bir çağın masalıyla karşılaşırsınız.

    Trevi Çeşmesi’nde dilek dileyen turistlerden, Pantheon’un görkemine kadar uzanan deneyimde, Roma tam bir açık hava müzesi. Capitol Tepesi’nden şehre baktığınızda Roma’nın “ebedi şehir” ünvanını neden hak ettiğini anlayabilirsiniz.

    Seyahat önerisi: Roma’da Kolezyum ve Capitol’u gezmek, tarihte yolculuk yapmak gibi. Akşamüstü Vittoriano anıtının terasından şehri izlemek de harika bir panoramik görüş sağlıyor. Roma uçak bileti alarak ebedi şehri keşfetmeye çıkabilirsiniz.

    Ayasofya, İstanbul, Türkiye

    Ayasofya’nın dev kubbesi ve yan kubbelerde Osmanlı hat sanatı levhaları ve pencereleri.
    Ayasofya’nın dev kubbesi ve yan kubbelerde Osmanlı hat sanatı levhaları ve pencereleri

    Masalın en sürpriz ve etkileyici dokunuşlarından biri, Tarsem Singh’in İstanbul’a yaptığı zarif selam niteliğindeki Ayasofya sahnesi. Filmde “Avizeli Salon” olarak adlandırılan bu büyüleyici mekân, masalın akışında önemli bir dönüm noktasına ev sahipliği yapıyor. Ayasofya’nın dev kubbesi, altın yansımaları, mermer zeminleri ve yüzyılların sessizliğini taşıyan ihtişamlı atmosferi, sahnenin duygu tonunu derinleştirerek hikâyeye hem ruhani hem de tarihî bir ağırlık katıyor.

    Ayasofya, Doğu Roma’nın görkemi ile Osmanlı’nın estetik anlayışını bir araya getiren, İstanbul’un çok katmanlı kültürel mirasını yansıtan eşsiz bir yapı. Bizans ve Osmanlı mimarisinin birleşiminden doğan bu evrensel anıt, The Fall’da sadece bir arka plan değil, masalsı dünyanın ruhunu güçlendiren bir simge olarak yer alıyor. Film bu mekân sayesinde hem Doğu ile Batı’nın kesişimini vurguluyor hem de izleyiciyi masalın büyülü dokusuna bir adım daha yaklaştırıyor.

    The Fall, bir film olmanın ötesinde izleyen herkesin içindeki gezgin ruhu uyandıran, dünyaya merak tohumları eken bir başyapıt. Çünkü film, Los Angeles’taki bir hastane odasından başlayıp bizi Namibya’nın kızıl çöllerine, Roma’nın antik meydanlarına, Prag’ın sisli köprülerine, Fiji’nin mercan resiflerine ve İstanbul’un kadim kubbesine taşıyor.

    Dahası, İspanya La Mancha’nın Consuegra yel değirmenleri, Paris’teki Özgürlük Heykeli ve Eyfel Kulesi, Kamboçya’daki Bayon Tapınağı, Çin’in Guangxi bölgesindeki Li Nehri ve Jinshanling’deki Çin Seddi, Mısır’ın Giza Nekropolü ile Bali’nin Tegallalang pirinç terasları da bu masalsı yolculuğun diğer durakları arasında yer alıyor. Film bize, masalların ilhamını gerçek dünyadan aldığını hatırlatıyor ve her manzaranın kendi içinde bir hikâye taşıdığını fısıldıyor. Belki de bu yüzden The Fall’un bıraktığı etki uzun süre hafızadan silinmiyor, çünkü film, dünyanın dört bir köşesinin ne kadar büyüleyici, sürprizli ve keşfedilmeye değer olduğunu incelikle hissettiriyor.

    *Blogumuzda yer alan bu yazının tarihi bazı güncellemelerden dolayı yeni görünüyor olabilir. Yazının içeriği yazarın kendi görüşünü yansıtmaktadır ve yazıda yer alan fiyat, ulaşım gibi bazı bilgilerin değişmiş olması mümkündür. Göz önünde bulundurmanızı rica ederiz.

    Bunlar da var!