More
    Ana SayfaSeyahat fikirleriTarihİstanbul’da Osmanlı Mimarisi

    İstanbul’da Osmanlı Mimarisi

    Tarih boyunca farklı imparatorlukların kültürel ve siyasi merkezi konumunda bulunan İstanbul, her köşesinde önemli tarihî yapılar barındırıyor. Hazırladığımız seyahat rehberinde, görkemli Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yaptığı dönemde şehirde inşa edilen mimari eserleri inceledik.

    Turkish Airlines Blog
    Turkish Airlines Blog

    Yazar ekibimiz tarafından yönetilen bu hesapla, seyahat tutkunları ve keşif meraklılarının keyif alacağı blog içerikleri üretiyoruz.

    Özenle hazırladığımız içeriklerimiz aracılığıyla ilham vermeyi, bilgilendirmeyi, heyecanlandırmayı, eğlendirmeyi ve küçük ipuçları ile yolculuğunuzu kolaylaştırmayı amaçlıyoruz. Aynı zamanda yola çıkmanın yenileyici ve özgürleştiriciliğini sizlere tekrar hatırlatmak istiyoruz.

    Çünkü Tolstoy'un dediği gibi: “Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar; Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir...”


    Osmanlı mimarisine genel bakış

    Süleymaniye Camii
    Süleymaniye Camii

    Osmanlı mimarisi; Erken Dönem, Klasik Dönem, Lale Devri, Batılılaşma Dönemi (Barok, Rokoko ve Ampir) ve 1. Ulusal Mimarlık Akımı gibi birçok farklı döneme ayrılıyor. Her bir dönem estetik anlayışındaki değişiklikler ve mimari eserlere de üslup değişiklikleri olarak yansıyor. Erken dönem eserleri özellikle İznik, Bursa ve Edirne’de yoğunlaşırken klasik dönem ve sonrasındaki eserleri ağırlıkla İstanbul’da görmek mümkün.

    Erken dönem Osmanlı mimarisi

    Çinili Köşk
    Çinili Köşk

    Osmanlı’nın erken dönemde başkenti olan Bursa’da inşa edilen anıtsal yapılar sebebiyle bazı kaynaklarda Bursa üslubu olarak da geçen Osmanlı erken dönem mimarisi, imparatorluğun kuruluşundan itibaren Bayezid Camii’nin inşasının başlamasına kadar olan süreci kapsıyor. Bazı araştırmacılara göre Edirne’deki Üç Şerefeli Camii inşaatının bitmesiyle sona eren bu dönemde, klasik dönemde görülen kubbe kullanımı gibi bazı fikirlerin temelleri atılıyor.

    Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra şehirde kapsamlı bir imar çalışması başlatıyor ve başkent Edirne’den İstanbul’a taşınıyor. Edirne’deki Eski Saray yerine İstanbul’da Beyazıt Meydanı’na bir saray inşa ediliyor. Yine bu süreçte Fatih Külliyesi ve Topkapı Sarayı inşa edilmeye başlıyor. 1766 depreminde yıkılan Fatih Camii, 1771’de tekrar inşa edilerek günümüzdeki halini alıyor. Erken dönemin ünlü eserlerinden bir diğeri ise Topkapı Sarayı’nın yazlık sarayı olarak inşa edilen ve günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin binalarından biri olan Çinili Köşk. Selçuklu etkisinde yapılan köşkün dış cephesinde giriş eyvanını kaplayan mozaik çiniler Selçuklu devri geleneğini devam ettiren son izler. Osmanlı sivil mimarisinin İstanbul’da bulunan önemli örneklerinden olan yapı ziyaret edilmesi gereken yerler arasında yer alıyor.

    Klasik dönem

    Mağlova Kemeri
    Mağlova Kemeri

    Osmanlı İmparatorluğu’nda mimaride klasik dönem olarak adlandırılan 15. yüzyıl bazı kaynaklarda Erken Klasik Dönem, Mimar Sinan Dönemi ve Geç Klasik Dönem olarak üç alt kategoride inceleniyor. Mimar Sinan bu dönemde Süleymaniye Camii, Şehzade Camii ve Mihrimah Sultan Camii gibi İstanbul’un sembol yapılarını inşa ediyor. Klasik dönemin son büyük camisi olan, mavi çinileriyle meşhur Sultanahmet Camii de bu dönemin sonunda Sedefkâr Mehmed Ağa tarafından inşa ediliyor. Yine aynı dönemde yapılan ve Mimar Sinan üslubu ile yetişen kuşakların son büyük eseri olarak görülen Yeni Camii ise günümüzde Galata Köprüsü’nün Eminönü tarafında Haliç kıyılarını selamlamaya devam ediyor. Sultanahmet Camii’ni yakından görmek için hemen bir İstanbul uçak bileti alabilirsiniz. Sultanahmet Camii’nden Süleymaniye’ye, Yeni Camii’den Eyüp Sultan’a kadar şehrin farklı dönemlerine ait camileri keşfetmek için İstanbul camileri yazımıza göz atabilirsiniz.

    Eminönü’nde denizin hemen kıyısında yer alan Yeni Camii’nin inşasına Safiye Sultan döneminde başlanıyor ancak önce mimarın sonrasında III. Mehmed ve Safiye Sultan’ın vefat etmesiyle inşaat yarım kalıyor. Yapı zamanla yıpranıyor ve 1660 yılındaki büyük yangında zarar görüyor. Yangın sonrasında halka yardım için şehri gezen Turhan Sultan yarım bırakılmış inşaata rastlıyor ve kendisinin de bir cami yaptırma niyetinde olması sebebiyle buradaki camiyi tamamlamaya karar veriyor. İstanbul’da Osmanlı Hanedanı tarafından yaptırılan büyük camilerin son örneği olan cami ile birlikte Hünkar Kasrı ve Mısır Çarşısı arastası da inşa ediliyor.

    Kubbeli merkezi plan adı verilen, tüm mekanın merkezdeki tek bir büyük kubbe etrafında toplandığı mimari plan bu dönemde en çok kullanılan stil oluyor. Mimar Sinan’ın da sıklıkla kullandığı bu planda içeride görüşü kısıtlayan mimari ögeler kaldırılıp, yerine mekanı bölmeden ayakta tutan sütunlar kullanılıyor.

    Lale Devri

    III. Ahmet Çeşmesi
    III. Ahmet Çeşmesi

    Lale Devri, Osmanlı İmparatorluğu’nda 1718-1730 yılları arasını tanımlayan dönem. Devrin padişahı Sultan III. Ahmet’in de en sevdiği çiçek olan lalenin yetiştiriciliği o yıllarda giderek popülerleşiyor ve döneme adını veriyor. Bu dönemde mimari yapılarda mekânsal değişiklikler yerine daha çok dekoratif değişiklikler tercih ediliyor. Bugün müzelerde gördüğümüz meyve ve çiçek motifli vazolar ise bu dekorasyonların en sevilen unsuru hâline geliyor, çinilerde ve süslemelerde ise lale motifi sıklıkla kullanılıyor.

    Dönemin bir diğer karakteristik özelliği ise sivil mimariye verilen önem. Süslü anıtsal meydan çeşmeleri, işlevselliğin ön planda olduğu duvara yaslanmış çeşmelerin yerini alıyor. Boğaziçi kıyıları ile Sadabad’da (günümüzde Kağıthane) inşa edilen süslü yalılar, saraylar, köşkler ve kasırlar ise Lale Devri’nin konut mimarisinin örneklerini oluşturuyor. Ahşaptan inşa edilmeleri sebebiyle günümüzde bu yapıların pek çoğu artık ayakta olmasa da Aynalıkavak Kasrı ve Topkapı Sarayı’nın içinde bulunan III. Ahmet Kütüphanesi hala görebileceğiniz eserlerden.

    Bu dönemde yapılardaki geniş saçaklar yapıyı güneşten ve yağmurdan korurken estetik bir hava katıyor, kıvrımlı ve hareketli hatlar ise klasik dönemin keskin ve geometrik hatlarının yerini alıyor. Lale Devri’nin günümüzde en bilinen eseri ise Topkapı Sarayı’nın girişinde yer alan III. Ahmet Çeşmesi; bu çeşme aynı zamanda Rokoko mimari üslubunun Osmanlı’da ilk kullanıldığı yerlerden. Güneş vurduğunda parlayan beyaz mermer, renkli taşlar ve altın varaklı süslemeler devrin gösteriş ve lüks anlayışını simgeliyor.

    Batılılaşma dönemi (Barok, Rokoko ve Ampir)

    Dolmabahçe Sarayı
    Dolmabahçe Sarayı

    18. yüzyılla birlikte Osmanlı mimarisinde batılılaşma etkileri görülmeye başlıyor. 17. yüzyılın başlarında Avrupa’da ortaya çıkan barok ve rokoko gibi mimari tarzlar, 18. yüzyıl başlarında Osmanlı mimarisinin de bir parçası hâline geliyor. Barok görkemli, abartılı ve hareketli bir tarzı yansıtırken rokoko eserlerde daha zarif, hafif ve asimetrik bir yaklaşım benimsiyor. Barok dönemin meşhur eserleri arasında dairesel ve dalgalı hatlarıyla Nuruosmaniye Camii ve Laleli Camii gösterilebilir. Barok üslubun Osmanlı’daki ilk ve en büyük örneği olan Nuruosmaniye Camii, aynı zamanda yarım daire şeklinde bir avluya sahip olan ilk cami. Laleli Camii ise C ve S harfleri şeklindeki kıvrımlı tasarım öğeleri ile dönemin hareketli mimari anlayışını rokoko üslubu ile birleştirerek yansıtıyor. Rokoko için ise Büyük Mecidiye Camii’nin, Dolmabahçe Sarayı’nın ve bazı yalıların iç motifleri örnek olarak verilebilir. Genellikle barok üslupla birlikte kullanılan rokoko, iç mekan dekorasyon ve süslemelerinde ağırlıklı olarak kullanılıyor.

    İstanbul’da barok ve rokoko ile birlikte kullanılan ampir üslubu ise ilk kez Nusretiye (Tophane) Camii’nde karşımıza çıkıyor. Bu üslubun en önemli temsilcileri ise Dolmabahçe Sarayı ve Büyük Mecidiye Camii gibi şehirdeki birçok görkemli eserde imzası bulunan Balyan ailesi.

    Batılılaşma döneminin tamamına yayılan üç özellik görülüyor. Bunlardan ilki, klasik dönemde yoğun olarak kullanılan çini sanatının yerini taş oymacılığı, mermer kabartmalar ve kalem işi duvar resimlerine bırakması. Buna ek olarak daha aydınlık iç mekanlar oluşturuluyor, pencereler eskiye göre daha büyük ve sık olacak şekilde tasarlanıyor; bu sayede iç mekanlar daha ferah ve ışıklı hale geliyor. Son olarak, binaların girişleri merdivenlerle yükseltiliyor ve anıtsal kapılar yapılıyor. Bu farklar Rüstem Paşa Camii ve Büyük Mecidiye Camii ya da Topkapı ve Dolmabahçe Sarayları incelendiğinde rahatlıkla görülüyor.

    Ulusal Mimarlık Akımı

    İstanbul Büyük Postane
    İstanbul Büyük Postane

    Osmanlı mimarisinin son dönemi aynı zamanda yepyeni bir arayışın başlangıcına sahne oluyor. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla güçlenen milliyetçilik akımı, mimarlıkta da kendini gösteriyor ve yabancı mimarların eklektik üslubuna bir tepki olarak 1. Ulusal Mimarlık Akımı doğuyor. Mimar Kemaleddin Bey ve Vedat Tek öncülüğündeki bu hareket, Selçuklu ve Klasik Osmanlı mimarisinin süsleme unsurlarını modern yapılarda yeniden yorumlamayı hedefliyor.

    İstanbul’daki en dikkat çekici örneklerin başında Vedat Tek’in tasarladığı ve akımın ilk yapısı kabul edilen Sirkeci Büyük Postane geliyor. Görkemli giriş cephesi, sivri kemerli pencereleri ve çini süslemeleriyle yapı, Osmanlı geçmişine açık bir selam niteliğinde. Mimar Kemaleddin Bey’in Laleli’deki Harikzedegan (Tayyare) Apartmanları ise İstanbul’un ilk betonarme yapıları arasında yer alıyor ve günümüzde otel olarak hizmet veriyor. Yine aynı mimarın Kamer Hatun Camii ve 4. Vakıf Hanı, akımın İstanbul’daki diğer önemli örnekleri arasında sayılıyor. Ali Talat Bey’in tasarladığı Beşiktaş İskelesi de bu dönemin zarif eserlerinden biri olarak Boğaz kıyısında yerini koruyor.


    Osmanlı Dönemi’nin iz bırakan mimarları

    Şehzade Camii
    Şehzade Camii

    Mimar Sinan

    15. yüzyılda Kayseri’de doğan Sinan, Yavuz Sultan Selim döneminde devşirme olarak İstanbul’a getiriliyor ve askerlik yıllarında Kanuni Sultan Süleyman’ın seferlerine katılıyor. Bu dönemde imparatorluğun Rodos’tan Mohaç’a, Belgrad’dan Bağdat’a farklı yerlerini gören Sinan, buralardaki mimariyi yakından inceleme fırsatı buluyor.

    Osmanlı klasik dönem mimarisinin en önemli ismi olan Mimar Sinan’ın, eserleri ile kendinden sonraki birçok mimarı etkilediği biliniyor. Kendisinin ifade ettiği şekliyle çıraklık eseri olan Şehzade Camii ve kalfalık eseri olan Süleymaniye Camii de İstanbul’un tarihi silüetini süslüyor. Mimar Sinan’ın hayatını ve mimari dehası ile şekillendirdiği eserleri daha yakından tanımak için Bir çağı inşa eden deha: Mimar Sinan eserleri yazımızı okuyabilirsiniz.

    Ünlü mimarın başyapıtı Edirne’deki Selimiye Camii gibi eserlerinin yanı sıra imparatorluğun dört tarafına yayılmış 300’den fazla eseri bulunuyor. İstanbul’un Tahtakale semtinde bulunan ve mavi süslemeleriyle meşhur Rüstem Paşa Camii, Alibey Deresi üzerindeki Mağlova Kemeri, Büyükçekmece Gölü ile Marmara Denizi’nin birleşim noktasında yer alan Kanuni Sultan Süleyman Köprüsü bu eşsiz eserlerden ilk akla gelenler arasında.

    Rüstem Paşa Camii fevkani, yani bir yükseltinin üzerinde olacak şekilde inşa ediliyor ve alt kısmına dükkanlar yerleştiriliyor. Dışarıdan oldukça sade görünen caminin içerisinde devrin en güzel ve başarılı çini işçiliklerini görmek mümkün. Kullanılan çini miktarının çok fazla olması sebebiyle İznik’teki çini atölyeleri yeterli gelmiyor ve camiye çini tedarik edebilmek için Kütahya’da da çini atölyeleri kuruluyor.

    Mağlova Kemeri ya da diğer adıyla Muallakkemer ise su mimarisinin baş yapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. İstanbul’a su getiren Kırkçeşme su sisteminin bir parçası olan iki katlı kemer yaklaşık 260 metre uzunluğunda ve günümüzde hala şehre su taşıyor. Mağlova Kemeri’nin hikâyesini ve mimari detaylarını daha yakından keşfetmek için Mağlova Kemeri yazımıza göz atabilirsiniz.

    Balyan Ailesi

    Küçüksu Kasrı
    Küçüksu Kasrı

    Osmanlı’nın son dönemlerinde şehirde birçok yapı inşa eden Balyan Ailesi, Barok stilini klasik Osmanlı mimarisiyle birleştirerek Türk Barok Mimarisi denilen yeni bir eklektik üslup oluşturuyor. Beş kuşak boyunca imza attıkları eserler arasında Dolmabahçe, Çırağan ve Beylerbeyi Sarayları, Küçüksu ve Ihlamur Kasırları, Büyük Mecidiye, Nusretiye ve Pertevniyal Valide Sultan Camileri bulunuyor.

    Saray mimarları olarak İstanbul’da birçok yapıda imzası bulunan aile, 19. yüzyılda şehrin siluetini oluşturan sahil saraylarının yanı sıra dini ve kamusal yapılar da inşa ediyor. Avrupa’da aldıkları eğitimle geleneksel Türk mimarisinin ögelerini bir araya getiren aile mimari tasarımlarının yanı sıra mühendis ve şehir planlayıcısı olarak da Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz döneminde en önemli eserlerini veriyor.

    Alexandre Vallaury

    İstanbul Arkeoloji Müzesi
    İstanbul Arkeoloji Müzesi

    Fransız kökenli İstanbullu mimar Alexandre Vallaury, 19. yüzyıl Osmanlı mimarisinde önemli bir figür olarak öne çıkıyor. Aynı zamanda bir ressam olan Vallaury dönemin bir diğer ünlü ressamı Osman Hamdi Bey ile tanışıyor ve bu yeni sanatsever arkadaşının kurduğu Sanayi-i Nefise Mektebi’nin mimarlık kısmını açıyor. Daha sonra şehirde birçok eser inşa eden Vallaury, Mimar-ı Şehir ünvanını alıyor. Pera ve Beyoğlu civarında kendisinin birçok eseri bulunuyor; Osmanlı Bankası binası (günümüzde Salt Galata), Pera Palace Hotel, İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Union Française bunlardan sadece birkaçı.

    Vallaury, birden fazla mimari üslubu birleştirdiği stilinde Paris’teki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’nda öğrendiklerini, Avrupa’nın neoklasik mimarisi ile doğunun oryantalist unsurlarını birlikte kullanmasıyla biliniyor. Bunun en güzel örneklerinden biri ise Karaköy’de yer alan Osmanlı Bankası’nın binası. Günümüzde müze olarak hizmet veren yapının caddeye bakan tarafı neoklasik bir üslupla tasarlanırken Haliç’e bakan yüzü oryantalist olacak şekilde tasarlanıyor. Binanın bulunduğu caddedeki diğer binalar da onunla benzer bir stilde inşa ediliyor ve meşhur Bankalar Caddesi ortaya çıkıyor.


    İstanbul’un eşsiz Osmanlı eserleri

    İstanbul’un Osmanlı mimari mirası yalnızca camiler ve saraylarla bitmiyor. Şehrin benzersiz coğrafyası ve stratejik konumu, başka hiçbir yerde karşılaşamayacağınız mimari eserlere de ev sahipliği yapıyor.

    Rumeli Hisarı

    Rumeli Hisarı
    Rumeli Hisarı

    İstanbul Boğazı’nın en dar noktasında, Anadolu Hisarı’nın tam karşısında yükselen Rumeli Hisarı, Osmanlı askeri mimarisinin en etkileyici örneklerinden biri. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden bir yıl önce, 1452’de Boğaz’dan geçecek yardım gemilerini engellemek amacıyla bu devasa hisarın inşasını emrediyor. Üç büyük kulenin yapımı Saruca Paşa, Zağanos Paşa ve Halil Paşa’ya havale ediliyor. Yaklaşık dört ay gibi inanılması güç bir sürede tamamlanan hisar, dönemin en büyük kale burçlarına sahip. Bugün müze olarak hizmet veren Rumeli Hisarı, Boğaz manzarasıyla birleşen silüeti sayesinde İstanbul’un en önemli fotoğraf noktalarından biri.

    Kapalıçarşı

    Kapalıçarşı
    Kapalıçarşı

    Fatih Sultan Mehmet döneminde iki bedesten etrafında şekillenmeye başlayan Kapalıçarşı, yüzyıllar içinde genişleyerek dünyanın en eski ve en büyük kapalı çarşılarından biri hâline geliyor. 30.000 metrekarenin üzerinde bir alana yayılan çarşıda 60’tan fazla sokak ve binlerce dükkân bulunuyor. Tonozlu tavanları, taş kemerleri ve labirent gibi sokak düzeniyle Kapalıçarşı, Osmanlı ticaret mimarisinin eşsiz bir örneği. Yüzyıllardır kesintisiz çalışan bu yapı, bir alışveriş merkezi olduğu kadar yaşayan bir mimari anıt.

    Boğaziçi yalıları

    Boğaziçi'nde yalılar
    Boğaziçi’nde yalılar

    İstanbul Boğazı’nın iki yakasını süsleyen ahşap ve kagir yalılar, yalnızca bu şehre özgü bir mimari tür. Osmanlı döneminde saray ailesi ve üst düzey devlet adamları için inşa edilen bu kıyı konakları, denizle iç içe yaşamın mimari yansıması. Anadolu Hisarı’ndaki 17. yüzyıldan kalma Amcazade Hüseyin Paşa Yalısı, İstanbul’da ayakta kalan en eski sivil Osmanlı yapılarından biri olarak büyük önem taşıyor. Kuzguncuk’tan Bebek’e, Çengelköy’den Kandilli’ye uzanan kıyı şeridinde ise farklı dönemlerden yalılar Boğaz silüetinin ayrılmaz parçası olmaya devam ediyor. Boğaz’ın iki yakasındaki bu zarif yapıları daha yakından tanımak için İstanbul Boğazı yalıları yazımızı okuyabilirsiniz.

    Erken dönemin Selçuklu etkisindeki köşklerinden klasik dönemin görkemli camilerine, Lale Devri’nin zarif çeşmelerinden Batılılaşma Dönemi’nin ihtişamlı saraylarına kadar İstanbul, Osmanlı mimarisinin tüm dönemlerini bir açık hava müzesi gibi sergiliyor. Bu eserler yalnızca taştan ve mermerden ibaret değil; her biri döneminin siyasi iklimini, estetik anlayışını ve toplumsal dönüşümünü yansıtıyor. İstanbul’a bir sonraki ziyaretinizde bu eserleri yalnızca görmekle kalmayın ve her birinin arkasındaki hikâyeye de kulak verin.

    *Blogumuzda yer alan bu yazının tarihi bazı güncellemelerden dolayı yeni görünüyor olabilir. Yazının içeriği yazarın kendi görüşünü yansıtmaktadır ve yazıda yer alan fiyat, ulaşım gibi bazı bilgilerin değişmiş olması mümkündür. Göz önünde bulundurmanızı rica ederiz.

    Bunlar da var!